MELEKLER SORAR: Rabbiniz ne indirdi?
Cevap verirler: Katıksız iyiliği!
İnsanoğlu
imtihan ehli. Dünyaya gönderilişimiz, kimin daha iyi iş işlediğinin
görülüp, iyilerle kötülerin ayrılması için. O nedenle, kisveden kisveye
girmiş bir imtihanlar yumağının dokuduğu tezgâhı seyredip duruyoruz
âdeta. Her defasında, rengi ve deseni ile bir başka dokunmuş bu kumaşa
dair bir fikir beyân ediyor ve kumaşı kesip biçerek kendi anlayışımıza
uygun bir libas dikiyoruz. Terzinin elindeki parçayı değerlendirişi
misâli, tezgâhın o gün bize sunduğu kumaşla işe yarar bir eser ortaya
koymaya çalışıyoruz. Ben bu kumaşı beğenmedim, bu renk ve deseni uygun
bulmadım demek ve sunulan kumaş ile elimizden gelenin en iyisini
yapmaktan vazgeçmek, bizim için seçip göndermiş Zâta karşı haddini
bilmezlik.
Veya bakışımızdaki yamukluk
yüzünden, elimize aldığımız makasla hayatımız üzerinde yamuk kesimler
yapmak; yamukluğu farkettikçe, düzelteyim derken işe yarar bir mendil
bile biçememek... Oysa en başta bakışımızı, duruşumuzu doğru tayin
etmeliydik. Elimizdeki makasla hayatımıza attığımız kesikleri
doğrultmanın yolu, tez zamanda doğru hiza almak olmalıydı.
Tanıdığımız
öyle insanlar vardır ki, hayat tezgâhının gönderdiği kumaşı eleştirmek
konusunda uzmanlaşmışlardır. Kimbilir, biz de onlardan biriyizdir belki
de. İnsanların ve olayların kendi aleyhlerine çalıştıklarını düşünürler
âdeta. “Bu iş yolunda gitseydi şaşardım zaten” diye söze başlayıp,
olanla olamasını istedikleri arasındaki uçurumu anlatmakla geçirirler
günlerini. Bütün gece uyusalar bile, kazara uyanmaya görsünler bir ara,
“doğru düzgün uyuyamamaktan” yakınırlar bütün gün. Saatler boyu
uyudukları gecenin şükrü yerine, bir anlık uyanışın zikri
dillerindedir.
Çok meşhur örnekte olduğu üzere,
yarım bardak suyum var demek yerine, bu bardağın yarısı boş diye
yakınırlar. “Daimî bir şikâyet ve gizli bir ukalâlık hastalığı”na
yakalanmış gibidirler. Bakışlarını yamultan, zihinlerini çarpıtan ve
nimetin lezzetini ziyân eden bir hâl üzere, kıvranıp dururlar hastalık
yüzünden. Hastalık, farkedilmezse öyle hızlı yayılır ki, hayatlarının
her ânına sirâyet eder. Hatta yanında yakınında olanlara dahi bulaşır.
Her
şeyden önce imanî bir problemdir bu durum. Hayatı yaratan ve yaşatan
Zât’a karşı bir nankörlüktür. Rahmetini ithâm ediştir. Gizli bir kibir
vardır içinde. O, ne hayatın sorduğu soruları beğenir, ne de aldığı
cevapları. Şeytanın cennetten kovulduğu andaki bakışı ile bakar hayata.
Ne Âdem’in yaratılması doğrudur, ne de “ona secde edin” emrine uymak.
Yıllar
önce, ölüm ânının şiddeti üzerine anlatılanlar yüzünden içimin yandığı
bir vakit, ölümü bir müjdeye dönüştüren aşağıdaki ayetlerle
karşılaşmıştım. Cenneti, haşri, mü’minlerin mahzun olmayacağını anlatan
onca ayete rağmen, ebedî âleme doğru yola çıktığı ilk anda, ölümün
dehşetiyle kavrulan mü’minin halini düşünür, o ânı da cennet bahçesi
kılacak bir ümit beklerdim. Nahl Suresi’nin bu ayetleri, işte tam o
günlerde bu ümidi getirmişti bana. Bu günlerde ise, ölüm ânında
kendisini karşılayan meleklerin “Rabbiniz ne indirdi?” sorusuna cevap
veren mü’minleri düşünüyorum. Ve ölüm ânında, Rablerinden sadece iyilik
gördüklerini söyleten hayatlarını.
Ama Allah’a
karşı sorumluluk bilinci taşıyanlara “Rabbiniz ne indirdi?” diye
sorulduğunda, onlar ‘Katıksız iyiliği!’ diye cevap verirler. İyilikte
devamlı olanlar bu dünyada iyilik bulacaklardır; böylelerinin öte
dünyada tutacakları yurt çok daha hayırlı olacaktır. Ne güzel bir yurt,
Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyanların yurdu! İçlerinde
derelerin, ırmakların çağıldadığı ebedi mutluluk, esenlik bahçelerine
girecekler ve orada gönüllerinin çektiği her şeyi bulabilecekler.
Allah, kendisine sorumluluk bilinciyle bağlananları işte böyle
ödüllendirecektir. Onlar ki, bir arınmışlık hali içindeyken melekler,
‘Size selam olsun, (hayattayken) yaptıklarınızdan ötürü girin cennete!’
diyerek canlarını alırlar.(Nahl Suresi, 30-31-32)