Kişinin malayani (boş) şeyleri terki İslam'ının güzelliğinden ileri gelir
..:: Menü ::..

..:: Bir Ayet ::..

Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar; Allah, va'dine kesin olarak muhalefet etmez. Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir


..:: Bir Hadis ::..

Dünya işlerinizi yolunuza koyunuz. Ve yarın ölecekmiş gibi de ahiretinize çalışınız.


Başlangıç sayfanıza talibiz
islamiyazilar.com'u ana sayfanız yapın

Anasayfa » Genel Makaleler » TEVESSÜL VE İSTİGASE ŞİRK MİDİR?


TEVESSÜL VE İSTİGASE ŞİRK MİDİR?
 
Bu yazıyı facebookta paylaşıp daha çok kişinin görmesine vesile olmak için tıklayın...

Câmi müezzininin salâsında, şiir, naat ve kasidelerde veya yemek duâsı esnasında söylenen " Şefaat yâ Rasûlallah" cümlesi şirk midir? Veya “Allâhım, falan zâtın hürmetine... hakkı için... senin katındaki değer ve mertebesinden dolayı duâmı kabul buyur!" demek caiz midir? Veya şehidlerin, velîlerin ve takva sahibi kişilerin ruhâniyetinden fayda bekleme şeklindeki “ Medet ya fulan!" denilebilir mi? gibi sorular yüzyıllar boyunca güncelliğini ve tazeliğini koruyan aktüel ve hassas sorunlardır.
Kur ân da ve hadislerde Allah a yakınlığı sağlayan şeyler olarak ifadesini bulan Tevessül ve bu kavrama bağlantılı olarak şefaat, istimdat ve istigase kavramları, İslâm düşüncesinde tartışılan temel problemlerden biridir. Konunun tarih boyunca tartışılması, özellikle Takıyyüddîn İbn Teymiyye ve Takıyyüddîn es-Sübkînin yaşadığı hicrî sekizinci asırdan bu yana canlılığını muhafaza etmesi, bugün İslâm dünyasında yapılan telif ve tercüme çalışmalarının yanı sıra, gazete, dergi ve internet gibi basın-yayın organları vasıtasıyla kamuoyuna intikal ettirilmesi bunun açık bir göstergesidir.(1)
Baştan ifade edelim ki, Tevessül ve istimdat gibi oldukça netameli ve ihtilaflı bir mevzuda birbirinden farklı- hatta karşı tarafı şirkle ve ilhadla suçlayabilecek kadar- görüş farklılıklarının olduğunu görmekteyiz. Her meselede olduğu gibi bu meselede de ifrat ve tefrit içindeki Müslümanları görmekteyiz. Allah a yakınlaşmak için salih amellerle, toplumun manevî önderlerinin vesîle edinilebileceği görüşünü savunanların yanı sıra, kul ile Allah arasına peygamber bile olsa hiç kimsenin giremeyeceğini ifade ederek tevessü¬lü kabul etmeyenler de bulunmaktadır. Her grup kendi düşüncesinin doğruluğunu ispat etmek için deliller getirmekten de geri durmamaktadır.(2)Sosyal ilişkilerde Kurân ve sünnet ahlâkını hayata geçirmek zorunda olan müslümanlar, ihtilafa düştükleri konuları sözlü veya yazılı tartışırlarken, nezaket ve müsamaha göstererek çok daha merhametli, temkinli ve itidalli olmak durumundadırlar. Çünkü, kendi izinden gidilmesi halinde hayat diriliş vaad eden Yüce Kurân, müslümanların kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametli olmalarını ve onların, birlikte hareket edip güç birliği tesis etmek suretiyle kâfirleri öfkeden çatlatacak hale gelmelerini istemektedir.(3
Konumuzu daha iyi anlayabilmek için önce tevessül, istigase ve istimdat kavramları üzerinde duralım: Sözlükte; vasıta, yakınlık, derece, mertebe, yol, rağbet, kendisiyle istenilen, arzu edilen bir şeye ulaşmaya yarayan şey anlamına gelen tevessül ve vesîle kav¬ramları, Arapça "v-s-l" kök fiilinden türetilmiştir.Vesîle, ilim ve ibadetle Allah a yaklaşmak, onun rızasını istemek ve kendisiyle başkasına ulaşılan şey şeklinde tarif edilir. Bununla beraber vesilenin kıyamet günündeki umûmî şefaat, cennetteki bir yer veya cennetin arşa en yakın bölgesi olduğu rivayet edilir. Teves¬sül de, kendisi ile bir şeye kavuşulan, yakınlık kazanılan, Allah Teâlâ ya yakın¬laşmaya sebep olan şeylerdir.(4)"
İstiğâse, "gavs" kökünden türemiştir. Lügatta "gavs", sıkıntılı durumlarda yardım dileme anlamına gelir. Kendisinden yardım istenene de "müstağâs" denir. Sıkıntılı anlarda sıkıntının giderilmesini isteme. Sözlükte “tehlikeli durumlarda yardım isteme, imdada çağırma" anlamlarına gelen istimdat, tasavvufta" peygamber ve velilere sığınıp herhangi bir dileğin gerçeklesmesi için onlardan yardım dilemek"manasında kullanılmıştır.(5) Bu anlamda istigase, istiaze, iltica ve himmet ile aynı manada kullanılmıştır.
Alimlerimizin cumhuru istimdat ( istigase, istiane) ile tevessülü birbirinden ayırırlarken, başta Takıyyüddîn es-Sübkî olmak üzere bazı alimler tevessül ile istimdatı aynileştirmişlerdir. Bu konuda Takıyyüddîn es-Sübkî: “Merâmı ifade esnasında kullanılan tevessül, istiğâse, istiâne, teşeffu, istişfâ, tecevvüh ve teveccüh lafızları arasında fark yoktur. Bu noktada, kalıplardan ziyade mânanın dikkate alınması icap eder. Bu lafızlarla kastedilen mâna da, ‘Hz. Peygamber (vasıtası) ile Allahtan istemektir (ve hüve süâlullâh bin-nebiyyi). Selef de bunu böyle anlamaktaydı. Bununla da, kulun, Allah nezdinde değer ve mertebesi olduğuna inandığı zât ile Allah Teâlâdan isteyebileceği kastedilmektedir. Kuşkusuz, Peygamberin (s.a.) Allah nezdinde büyük mevkii, yüksek değer ve mertebesi vardır... Biz kesinlikle Allahtan başkasından istememekte ve ondan başkasına duâ etmemekteyiz. Burada sevilen zâtı (mahbûb) zikretmek veya onu büyük telakki etmek, sadece Allâha yapılan duânın kabulüne sebep olmaktadır. Bu tevessül şekli, sahih hadislerde yer alan, “Allâhım! Sana ait olan her isimle ve esmâ-i hüsnâ ile senden istiyorum..." veya sâlih amellerle tevessülü ifade eden mağara hadisindeki duâsından farklı değildir" (7) demektedir.
Merhum üstad Saîd Havvânın tesbit ve değerlendirmesi ise şöyledir: “Yâ Muhammed, benim için Rabbine şefâatte bulun! (yâ Muhammed işfa lî ilâ Rabbike) diyen kimse ile yâ Muhammed, bana şefâat et! (yâ Muhammed eşfinî) diyeni birbirinden ayırırım. Birincisi tevessüldür. İkincisi ise istiğâseye girer. Sâlihlerin kabirlerini ziyaret esnasında bazı kimselerin, “ey falan, beni evlendir!", “ey falan, bana şifa ver!" veya “ey falan, ihtiyacımı gider!" gibi sözlerle doğrudan istekte bulunduklarını görüyoruz ki, bu bir istiğâsedir... Şüphesiz bu nevi nidâlar için birtakım tevil yolları varsa da, en azından bazı kimseler hakkında bu, bir şirk kapısıdır... Sûfîlerin kullandıkları “medet" lafzı, sâlihlerin isimlerini anmakla meydana gelen teberrük bâbındandır. Bazı kimseler de ruhların, bu şehâdet âlemiyle olan münasebetlerine dayanarak bunu kabul etmektedir. Ancak yapılan tevil ne olursa olsun, tevhidin özünü etkilemesine imkan veren bu tür söz ve davranışları temize çıkarmak için yeterli değildir. Allah Teâlâ, gelip geçmiş kardeşlerimiz için duâ etmemizi emretmiştir, onları çağırmamızı değil!... Şüphesiz bu yanlış bir harekettir. Bununla beraber, yapılan hataları daha fazla büyütmemeliyiz, hepsi bu kadardır" .(8)
İstiğâse konusunda yukarıda işaret edilen tevil yolu, belâğat ilminde “mecâz-ı aklî" diye bilinmektedir. Mecâz-ı aklî, fiilin hakiki fâil ve müessirine (mâ hüve leh) değil de, o fâilin mekan, zaman, sebep gibi alâkası bulunduğu bir şeye isnad edilmesi demektir. Bu edebî sanata göre, mesel⠓Yeryüzü ağırlıklarını dışarı çıkardığı zaman..." (9)âyetinde, ağırlıkları dışarı çıkaran Allah olduğu halde, fiil hakiki fâile değil, fiilin mekanına isnad edilmiş ancak Allah murad edilmiştir. İşte özellikle sûfîler de, kendisiyle istiğâse edilen zâtın hakiki fâil değil, hakikatte yardım edenin Allah olduğuna inandıklarını ve Ondan istediklerini (ki aksi halde onlar da bunun açık bir şirk olduğunu kabul eder) söylemektedirler.(10)
Şüphesiz yapılan tevil, samimi duygu ve düşüncelerle istiğâsede bulunan müvahhid bir müslümanın küfür veya şirke nisbet edilmemesi hususunda tabiî ki bizi ihtiyata sevketmelidir. Ne var ki müslüman, Allahtan başkasının varlıklar üzerinde tesiri olabileceği izlenimini veren lafızlardan da kaçınmak zorundadır. Ayrıca selef devrinde başvurulmayan bu yolun, bir yöntem olarak benimsenmesi halinde, tevhidi sarsan şirke kapı aralamasından da endişe duyulmalıdır. Kişinin doğrudan Allahtan yardım istemesi, tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda sadece Ona sığınması, İslâmın itikad ve ibadet ilkeleri açısından tercih edilecek yegâne davranıştır. Bâzı kimselerin, sâlihlerin gıyablarında veya kabirlerini ziyâret esnâsında; "Ey filân zât! Bana şifâ ver! Benim şu ihtiyâcımı gider!" gibi sözlerle doğrudan doğruya kendilerinden talepte bulunmaları, türbelerin etrafırda toplanıp medet, şifa, imdat… beklemeleri son derece yanlış ve şirke kapı aralayabilecek olan istigâse cümlesindendir. Şüphesiz bu tür istigâseler için birtakım te viller yapılabilirse de, gâyet hassas olan tevhîd akîdesinin özünü zedeleyebilecek bu ve benzeri câhilâne hareketlerden şiddetle sakınılmalıdır. Müşkillerin bertaraf edilmesinde, kâinâtın sevk ve idâresinde, Allâh tan gayrısının mutlak tasarrufunun bulunabileceği intibâını veren bu nevî ifâdeler, aslâ kullanılmamalıdır .

TEVESSÜL

İstigase ve istimdat hakkındaki açıklamalardan sonra asıl konumuz olan tevessül ve vesileye geçelim: Yaratılışı itibariyle insan, hem biyolojik hem de psikolojik bakımdan âciz ve zayıf bir varlıktır. . Özellikle yaşanan sıkıntı ve çaresizlikten kurtulup huzur ve gönül rahatlığı içinde yaşamak için maddi-manevî bir vesile aramak, insanın yapısında var olan bir duygu ve düşüncedir. Bütün nevileriyle tevessülün, bu duygu ve düşüncenin birer tezahürü olarak ortaya çıktığını söylemek yanlış olmasa gerektir.(11)
Önce Kur ân-ı Kerim ve ha¬dislerde ki tevessül anlayışı ile, lehteki ve aleyhteki görüşleri verip konunun bir değerlendirmesini yapmaya çalışacağız.

I. KUR ÂN DA TEVESSÜL
Kur ân-ı Kerimde vesile kavramı iki âyette geçmektedir. Bunlardan birincisi "Ey iman edenleri Allah tan korkun ve Ona yaklaşmaya yol arayın (12) âyetidir. Bu âyetin tefsirini yapan müfessirler "vesîle yi Allah ın rızasını kazanmak, Al¬lah a yakınlığa sebep olan şeyler, kendisi ile Allah a yaklaşılan ibadet ve taatlar ile terk edilen kötü davranışlar olarak yorumlamışlardır.(13) Fahreddin Râzî buna ilâveten şöyle bir açıklama yapar: "Allah a isyan etmeyin ve O na taati vesile edinin. Yahudiler babalarının yaptıkları ile övünürlerdi. Siz müminler olarak salih amellerinizle iftihar edin, daha Önceki babalarını¬zın ve geçmiş atalarınızın şerefi ile övünmeyin."(14)
Şevkânî, vesileyi takvayı doğrulayan, tasdik eden, kulların Al¬lah a yaklaşmak için hayırlı, iyi işler yapması ve Allah a yakınlık olarak değerlen¬dirir."(15) Hâfız İbn Kesir de şunu kaydediyor: "O na vesile arayın" İbn Abbas (r.a) dan "yaklaşma" diye nakledilmiştir. Mücahid, Ebû Vail el-Hasen, Katâde, Abdullah b. Kesîr, Südd"ı, İbn Zeyd ve daha bir çok kişi aynı görüşü paylaşıyor. Katâde âyeti şu şekilde tefsir eder: O na boyun eğerek ve onu hoşnud edecek ameller işleyerek ona yaklaşın. Mezkûr imamların söylemek istedikleri de budur ve bu konuda müfessirler arasında herhangi bir görüş ayrılığı yoktur (16)
Vesîle kelimesini İhtiva eden İkinci âyet ise; "Onların yalvardıkları bu var¬lıklar, Rablerine vesile ararlar."(17) âyetidir. Burada vesile Allah a yaklaşmak için, O na yakınlığından istifade edilmek istenen şey anlamında kullanılmaktadır. İbn Mes ud (r.a) şöyle açıklar; (Âyet) bir grup Arap hakkında nâzil oldu. Bunlar bir kısım cinlere tapıyorlardı. Cinler müslüman oldular. Onlara tapmakta olan insanlar ise (bunu) anlamıyorlar. Diğer bir rivâyette ise "insanlar cinlere ibâdeti bırakmadılar" diye geçer (Müslim, Tefsir, 28, 29, 30; Buhârî, Tefsir, 7). Hafız İbn Hacer ise şöyle açıklar: "Cinlere ibâdet etmekte olan insanlar yine onlara tapmaya devam ettiler. Oysa ki cinler artık müslüman olduklarından ve onlarda rablerine vesile aradıklarından dolayı bundan razı olmuyorlardı." İbn Hacer, "Vesile den kasıt, kurbet tir" der (Fethu l Bârî, VIII, 249). el-Mu cemu l Vasît te kurbet şöyle tanınırladır: "İyi ameller işlenerek kendisi ile Allah ayaklaşılabilen"dir.Ayetin yorumunda; Hıristiyan ve Yahudiler ile diğer müşriklerin ilâh diye yalvardığı İsa, Meryem, Uzeyr, melek, ve cin gibi mahlukların da Allah a yakınlık için vesile aramalarına rağmen, o müşriklerin bunların ilâh olduğunu nasıl düşüne¬bildiği sorgulanmakta, Allah ın dışında, putları vesile edinmenin uygun olmadı¬ğı ifade edilmektedir. "(18)

II. HADİSLERDE TEVESSÜL
Kur ân da olduğu gibi, Hz. Peygamber in hadislerinde de tevessül İle ilgili sa¬hih haberler mevcuttur. Kur ân da mümkün görülen salih amelle vesileye ek ola¬rak, hadislerde şahısların da vesile olabileceğine yer verilmiştir. Konu ile ilgili hadisleri şu şekilde sıralayabiliriz*:
a) Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: Halk kıtlığa maruz kaldığında Ömer b. el-Hattâb (r.a.), Abbas b. Abdilmuttalib ile istiskâda bulunarak: Allâhım! Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik de bize yağmur verirdin. (Şimdi ise) Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize yağmur ver! derdi. Bunun üzerine yağmur yağar ve halk suya kavuşmuş olurdu .(19)
Hz.Ömerin hilafeti zamanında gerçekleşen bu hadiseyi bir de İbn Abdilberrin nakline göre okuyalım: Hz. Ömer istiskâda bulunmak üzere Abbâsı da yanına alarak (musallâya) çıktı ve şöyle dedi: “Allâhım! Biz, Peygamberimizin amcası ile sana yaklaşıyor (tekarrub) ve onun şefaatçi olmasını diliyoruz (istişfâ). Peygamberin için onu gözet! Nitekim sen, ana babasının iyilik ve salâhı sebebiyle iki (yetim) çocuğu gözetmiştin. Biz, istiğfar ve istişfâ ederek sana geldik!". Sonra Hz. Ömer insanlara yönelerek şöyle seslendi: Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O çok bağışlayıcıdır. (Mağfiret dileyin ki) üzerinize bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!" . Sonra da Abbas ayağa kalkarak duâ etti. Abbâsın gözleri yaşla doluydu. (Bu vesileyle Allâhın yağmur ihsan etmesinden sonra) halk, “Seni tebrik ediyoruz, ey Haremeyn sâkîsi!" diyerek Abbâsa ellerini sürmeye başladı.(20)
Şevkânînin bu hadisle ilgili değerlendirmesi şöyledir: “Gerçekten Peygamber (s.a.) ile hayatta iken tevessül sabit olmuştur. Ayrıca vefatından sonra ondan başkasıyla da sahâbenin sükûtî icmâı ile tevessül sabit olmuştur. Çünkü sahâbeden hiçbiri, Hz. Ömerin Abbas (r.a.) ile tevessülünü yadırgamamıştır. Bana göre, İzzeddîn b. Abdisselâmın iddia ettiği gibi tevessülün cevâzını yalnız Peygambere (s.a.) tahsis etmenin, şu iki sebepten dolayı bir mânası yoktur: Birincisi, söylediğim gibi sahâbe icmâı vardır. İkincisi ise, ilim ve fazilet sahibi bir zât ile tevessül, gerçekte onun salih amelleriyle ve üstün meziyyetleriyle tevessül demektir. Çünkü fazilet sahibi olan kişi, ancak amelleriyle faziletli olur. Bu durumda, ‘Allâhım, falan âlim ile ben sana tevessül ediyorum diyen kimse, onun sahip olduğu ilim (ve amel) ile tevessül etmiş olmaktadır" .(21)
b) Osman b. Huneyf (r.a.) anlatıyor: Gözleri görmeyen bir adam Peygambere (s.a.) gelerek:Yâ Rasûlallah! Gözlerimi iyileştirmesi için Allâha duâ et, dedi. Rasûlullah (s.a.):İstersen duâ edeyim, istersen sabredersin! Sabretmek senin için hayırlıdır, buyurdu. Adam:Allâha duâ buyur (da gözlerim açılsın!) deyince, Rasûlullah (s.a.) onun, gereği gibi abdest almasını ve şu duâyı yapmasını emretti: “Allâhım! Peygamberin; rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Şu hâcetimin yerine getirilmesinde (gözlerimin açılmasında) ben seninle (Peygamber ile) Rabbime yöneldim . Allâhım, onu benim hakkımda şefaatçi kıl (onun hürmetine duamı kabul buyur!)" . Adam (söyleneni) yaptı ve şifa buldu."(22)
Bu hadisin ravisi olan sahabeden Osman b. Huneyfden, vefatından sonra Peygamber (s.a.) ile tevessülün cevaziyetini gösteren bir hadise daha nakledilmiştir. Hz. Osmanın hilâfet devrinde meydana gelen söz konusu hadise kıssa şudur:
Bir adam, bir hâceti işi için Hz. Osmana gelir giderdi. Fakat Hz. Osman ona aldırış etmezdi. Derken adam Osman b. Huneyfle karşılaştı ve durumu ona arz etti. Bunun üzerine Osman b. Huneyf ona şunları söyledi:Su kabını getir ve abdest al. Sonra mescide git ve iki rekat namaz kıl. Sonra da, “Allâhım! Peygamberimiz, rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Yâ Muhammed! Seninle hâcetimin yerine getirilmesi için Rabbime yöneliyorum" diye söyle ve ihtiyacını arz et arz edersin. Sonra bana gel de beraber (Hz. Osmana) gidelim! Nihayet adam gitti ve onun kendisine söylediklerini yaptı. Sonra Hz. Osmanın kapısına geldi. Kapıcı gelip adamın elinden tutarak Hz. Osmanın huzuruna götürdü ve onu sergi üzerine Hz. Osmanın yanına oturttu. Hz. Osman:Nedir hâcetin? diye sordu. Adam hâcetini söyledi ve Hz. Osman da onun işini gördü. Sonra Hz. Osman, şu vakte kadar senin hâcetini hatırlamamıştım, bundan böyle bir işin olursa bize gel! dedi. Adam Hz. Osmanın huzurundan ayrıldıktan sonra Osman b. Huneyfle karşılaştı ve ona:Allah seni hayırla mükâfatlandırsın (Rabbim senden râzı olsun!). Benim hakkımda sen Hz. Osmanla konuşana kadar işime bakmıyordu, dedi. Osman b. Huneyf de:Vallâhi, senin hakkında Hz. Osmanla görüşüp konuşmamıştım. Ancak âmâ bir adamın Peygambere (s.a.) gelerek duyduğu rahatsızlıktan şikayeti üzerine Rasûlullâhın ona “Sabreder misin?" dediğine şâhit oldum. Adam:Yâ Rasûlallah! Yanımda (elimden tutarak) beni götürecek kimse yok! Bu ise benim için hakikaten çok meşakkatli olmaktadır, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):Su kabını getir ve abdest al. Sonra iki rekat namaz kıl. Daha sonra da şu şekilde duâ et, buyurdu.Osman b. Huneyf diyor ki: Vallâhi biz henüz ayrılmamıştık, aramızdaki konuşma uzamıştı. Derken o âmâ adam geldi. Sanki onda hiçbir rahatsızlık olmamıştı (daha önce âmâ değildi) .(23)
c) Ümeyye b. Abdillah b. Hâlid b. Esîd diyor ki: “Rasûlullah (s.a.), muhâcirlerin fakirleri ile (Allahtan) zafer isterdi" .(24)
d) Ebû Saîd el-Hudrîden rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kim namaz kılmak üzere evinden çıkar ve ‘Allâhım, senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için senden diliyorum. Şu yürüyüşüm hakkı için senden diliyorum. Zira ben ne büyüklenmek, ne de kendini beğenmek için ve ne gösteriş ne de duyurmak için çıktım. Ben yalnız senin gazabından sakınmak ve senin rızânı aramak için çıktım. Ben senden beni ateşten kurtarmanı ve günahlarımı bağışlamanı istiyorum. Çünkü günahları ancak sen bağışlarsın! derse, Allah ona rızâsıyla yönelir ve ona yetmişbin melek istiğfar eder" .(25)
e) Ebû Ümâme el-Bâhilî diyor ki: Rasûlullah (s.a.) sabah akşam şöyle duâ ederdi: “Allâhım! Anılmaya en lâyık olan sensin... Sana ait olan her hak için ve senden isteyenlerin hakkı için senden bu sabah ve akşam vaktinde beni kabul buyurmanı ve kudretinle beni cehennemden korumanı istiyorum!" .(26)
f) Enes b. Mâlik diyor ki: Ali b. Ebî Tâlibin annesi Fâtıma bint Esed b. Hişâm vefat ettiğinde Rasûlullah (s.a.) yanına girerek onun başucunda oturmuş ve şöyle buyurmuştur:“Allah sana rahmet eylesin anneciğim! Sen benim ikinci annem idin. Kendin aç kalır, beni doyururdun. Kendin açık durur, beni giydirirdin. Güzel yiyeceklerden kendini alıkoyar, bana tattırırdın. Böyle yapmakla da hep Allâhın rızâsını ve âhiret yurdunu gözetirdin". Sonra Rasûlullah (s.a.) onun üç defa gasledilmesini emretti... Sonra da kabir kazmaları için Üsâme b. Zeyd, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Ömer b. el-Hattâb ve zenci bir genci çağırdı. Onlar kabrini kazdılar. Lahide ulaştıklarında ise Rasûlullah (s.a.) onu eliyle kazdı ve toprağını yine eliyle çıkardı. Kazı işi bittiğinde, Rasûlullah (s.a.) kabrin içine girdi ve orada yan yatarak şöyle buyurdu: “Dirilten ve öldüren Allahtır. Hiç ölmeyen diridir O. Rabbim! Annem Fâtıma bint Esedi mağfiret eyle. Hüccetini (kelime-i tevhidi) ona telkin et ve onun kabrini geniş rahat kıl! Peygamberinin ve benden önceki peygamberlerin hakkı için duâmı kabul buyur. Şüphesiz sen merhametlilerin en merhametlisisin!". Nihayet Rasûlullah (s.a.) cenaze için dört tekbir getirdi ve onu kendisi, Abbas ve Ebû Bekir es-Sıddîk kabre koydular .(27)
g) Abdullah b. Mesûddan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Sizden birinizin hayvanı ıssız bir yerde çölde aniden boşanıp gittiği zaman, ‘Ey Allâhın kulları, (hayvanımı) tutunuz! diye nidâ etsin. Çünkü yeryüzünde Allâhın hazır kulu vardır, onu sizin için tutacaktır" .(28)
ğ) Hz. Âişe diyor ki: Ben Rasûlullâhın (s.a.) şöyle dediğini işittim: “Allâhım! Ben senin tâhir, tayyib, mübârek ve sana en sevimli olan isminle senden diliyorum. O isim ki, onunla sana duâ edildiğinde icâbet edersin, onunla senden istendiği zaman verirsin, onunla senden merhamet talep edildiğinde rahmet edersin ve sıkıntıdan kurtulmak için onunla senden yardım dilendiği zaman çıkış yolu genişlik verirsin!" .(29)
ı) Abdullah b. Ömerden rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.), geçmiş ümmetlerden yolculuğa çıkan üç kişinin durumunu şöyle haber verir: “Sizden evvelki gelip geçen ümmetlerden üç kişilik bir topluluk yürüyüp gider¬lerken birden kendilerim bir yağmur yakaladı. Hemen bir mağaraya sığındı¬lar. Akabinde mağaranın çıkışı, büyük bir kaya ile bunların üzerine kapandı. Bunlar birbirlerine:Şurası muhakkak, vallahi ey şu mağara içinde bulunanlar! Sizi buradan doğ¬ruluktan başka bir şey kurtaramaz. Onun için sizden her bir kişi doğru söyle¬diğini bildiği bir şeyle Allah a dua etsin, dediler. Bunlardan birisi: Ey Allahım! Katî olarak bilmektesin ki benim ücretli bir işçim vardı, o ha¬na üç sa ölçeği pirinç karşılığı çalışıyordu. Bu işçi hak ettiği ücreti almadan bırakıp gitti. Ben bu ücret pirincini alıp ektim ve iyi mahsûl oldu. Onu satıp pa¬rasıyla bir sığır satın aldım. Bir müddet sonra o işçi hana gelip ücretini istedi. Ben de ona: Şu sığırları alıp önüne kat da sürgit, dedim. O kişi: benim, senin yanında üç sa ölçeği pirinç hakkım var, dedi. Ben yine ona: Şu sığırları al. Zi¬ra onlar senin o üç sa ölçeği pirincin ücretinden çoğaldılar, dedim. İşçi onları sürüp gitti. Ey Allahım, Sen bilmektesin ki, ben bunu senin haşyetinden ötü¬rü böyle yaptım. Onun hatırına bizden şu kayayı aç! diye dua etti. Kaya onların üzerinden biraz açıldı. Diğer biri de, Ya Allah! Şüphesiz Sen bilmektesin ki, benim ihtiyar anamla babam vardı. Ben her gece bunlara koyunlarımın sütünden getirip içirirdim. Bir gece bir en¬gel sebebiyle bunlara süt getirmekte geciktim. Geldiğim de bunlar uyumuşlar¬dı. Ailem ve çocuklarım açlıktan feryat ediyorlardı. Fakat ben, anam ve baham süt içmeden çocuklarıma içiremezdim. Ancak onları uyandırmaya da kıya¬madım. Süt tasını bırakayım da onlar uyanınca içsinler de diyemedim. Süt ta¬sı elimde sabaha kadar bekledim. Allahım, Sen bilmektesin ki, ben bunu sırf se¬nin haşyetinden dolayı yaptım. Bizden bu sıkıntıyı gider! dedi.
Akabinde kaya biraz daha açıldı, hatta gökyüzünü bile gördüler. Üçüncü¬sü de:Ya Allah! Sen kesin olarak biliyorsun ki, benim bir amca kızım, vardı. O bana insanların en sevgilisi idi. Ona sahip olmak istedim, fakat o benden çe¬kindi. Ancak kendisine yüz dinar getirmemi söyledi. Ben bu yüz altını zar zor kazandım ve kendisine getirip verdim. O da kendini bana teslim etti. Ben o ya¬sak, fiili tam işleyeceğim sırada kız, Allah tan kork! Yaratıcı kudretin bekâret mührünü bozma. O mühür ancak bir hakla, yani nikahla açılır, dedi. Bu sö¬zü üzerine ben üstünden kalktım, yüz dinarı da ona bıraktım. Şüphesiz Sen bilmektesin ki, ben bunu ancak Senden korktuğum için böyle yaptım. Bu kaya belâsından bizi kurtar! dedi. Bu dua biter bitmez Allah Teâla mağaranın önünü açtı, onlar da çıkıp git¬tiler."(30)
i) Enesten rivâyet edildiğine göre, Peygamber (s.a.) bir cuma günü hutbe irad ederken birisi geldi ve şöyle seslendi: Yâ Rasûlallah! Mallarımız hayvanlarımız mahvoldu, her taraf kurudu. Allâha duâ ediver yağmur yağsın! Bu talep üzerine Rasûlullah (s.a.) ellerini kaldırarak:Allâhım bize yağmur yağdır, Allâhım bize yağmur yağdır! diye duâ etti. Ortada hiç bulut yokken yağmur yağmaya başladı. Ertesi cuma o adam ayağa kalkarak:Yâ Rasûlallah! Yağmurun çok yağmasından evler yıkılmaya, yollar bozulmaya ve mallar hayvanlar sel altında kalmaya başladı. Bize duâ buyur! dedi. Rasûlullah (s.a.) da tebessüm ederek ellerini kaldırdı ve:Allâhım, üzerimize değil, etrafımıza (dağ başlarına ve tepelere) yağmur yağdır! diye duâ etti. Bunun üzerine yağmur kesildi.(31)
k) Peygamber (s.a.), umre yapmak için kendisinden izin isteyen Hz. Ömere: Bizi de duâdan unutma kardeşim! Demiştir.(32)
l) Hz. Ömer, Rasûlullâhın (s.a.) şöyle buyurduğunu söylemektedir: “Size Yemenden Üveys isminde bir adam gelecek. O, Yemende annesinden başka kimse bırakmayacak. Onda bir beyazlık vardı. Allâha duâ etti de onu kendisinden giderdi, yalnız dinar veya dirhem yeri kadar (ondan iz) kaldı. Artık sizden kim onunla karşılaşırsa, sizin için o mağfiret talebinde bulunsun!" .(33)
m) Mâlik ed-Dâr -ki o Hz. Ömerin haznedârı idi- anlatıyor: Hz. Ömer devrinde halk şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Derken bir adam Peygamberin (s.a.) kabrine gelerek:Yâ Rasûlallâh! Ümmetin için yağmur yağmasını iste. Zira onlar helak oldular! dedi. Bunun üzerine rüyasında adama şöyle denildi:Ömere git, ona selam götür, halkın suya kavuşacağını haber ver ve ona şunu söyle: “Senin vazifen, iyi muamelede bulunmak, müvazeneli ve güzel hareket etmektir". Adam derhal giderek durumu Ömere bildirdi. Bunun üzerine Ömer ağladı ve sonra da:Rabbim! Üstesinden gelemediğim şeyler hariç, çaba sarfetmekten geri durmuyor ve elimden geleni yapıyorum! dedi . (34)
n) Ebû Mansûr es-Sabbâğın da bulunduğu bir grup alim, el-Utbîden şu meşhur kıssayı nakleder. el-Utbî anlatıyor: Peygamberin (s.a.) kabri yanında oturuyordum. Derken bir bedevi gelerek, selam sana ya Rasûlallah! dedi ve şöyle devam etti: Ben Allah Teâlânın, “Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip de Allahtan mağfiret dileseler ve Rasûl de onlar için mağfiret talebinde bulunsaydı, Allâhı çok affedici ve esirgeyici bulurlardı" buyurduğunu işittim. İşte günahlarımdan tevbe edip mağfiret dileyerek ve benim için Rabbime şefâatte bulunmanı isteyerek sana geldim, dedi. Sonra bir şiir okudu ve oradan ayrıldı. O esnada bana bir uyku bastı. Rüyamda Peygamberi (s.a.) gördüm. Bana, “Ey Utbî, bedevîye yetiş ve Allâhın onu bağışladığını kendisine müjdele!" buyurdu. (35)
o) Ebul-Cevzâ Evs b. Abdillah anlatıyor: Medine halkı şiddetli bir kıtlığa maruz kalmıştı. Onlar Âişeye gelerek durumdan yakındılar. Bunun üzerine Âişe: Peygamberin (s.a.) kabrine bakın, ondan semaya doğru bir delik açın. Onunla sema arasında da hiçbir tavan engel olmasın! dedi. Onlar da hemen dediğini yaptılar. Bunun üzerine bize öyle bol yağmur yağdı ki, otlar yeşerdi, develer yağdan çatlarcasına semizleşti. Bundan dolayı o yıla çatlama mânasına gelen âmul-fetk adı verildi.(36)
ö) Mu âviye b. Ebî Süfyan (r.a) zamanında şiddetli bir kuraklık olmuştu. Mu âviye (r.a) Şamlılar la birlikte yağmur duası yapmak için minbere çıktı ve oturduğu zaman Yezîd b. el-Esved el-Cüreşî nin nerede olduğunu sordu. Orada bulunanlar Yezîd b. el-Esved i çağırdılar. Geldiğinde Mu âviye (r.a) ona minbere çıkmasını söyledi. Yezîd b. el-Esved minbere çıktı ve Mu âviye (r.a) ın ayaklarının yanına oturdu. Akabinde Mu âviye (r.a) şöyle dua etti: "Allahım! Bugün en hayırlımız ve en efdalimiz olan kişiyi bizim için sana aracı yapıyoruz. Allahım! Yezîd b. el-Esved el-Cüreşî yi bizim için sana aracı yapıyoruz. Ey Yezîd, ellerini kaldır!" Bunun üzerine Yezîd b. el-Esved ellerini kaldırdı; orada bulunanlar da ellerini kaldırdılar. Hemen oracıkta batı tarafından bir bulut beliriverdi ve bir rüzgâr çıktı. Ardından da öyle bir yağmur yağdı ki, neredeyse insanlar evlerine ulaşamayacaktı. (37)

VESÎLE VE TEVESSÜLLE İLGİLİ ALİMLERİN GÖRÜŞLERİ
İslâm alimleri tevessül ve vesile konusunda farklı görüşler taşımakla birlikte, şu üç çeşit vesîle anlayışını ittifakla kabul ederler.Zira Bu tür vesilelerle ilgili olarak hem Kur ân da hem de hadislerde örnekler ve tavsiyeler bulunmak¬tadır:
1) Allaha Esmaül-Hüsnâsı (Güzel İsimleri) ve Yüce Sıfatları ile Tevessül: Allaha güzel isimleri ve yüce sıfatlarıyla tevessül, mümin kul için en yararlı, en büyük ve en hayırlı vesilelerdendir. Zira mümin kul, duasında boş çıkmaz ve Rabbinin icabetinden mahrum kalmaz.Bu konudaki delillerden biri şu âyettir.«Güzel isimler Allahındır. Onlarla Allaha dua edin ve Allahın isimlerinde ilhada sapanları bırakın. Onlar, yaptıklarının karşılığını göreceklerdir.» (38)
Sünnetteki delil ise Allah Resûlünün sallallahu aleyhi ve sellem şu sözüdür.
«Tasası çoğalan desin ki: «Allahım! Şüphesiz ben senin Kulunum. Kulunun oğluyum. Alnım (kaderim) elindedir. Hakkımda senin hükmün geçerlidir. Hakkımda kazâ buyurduğun adalettir. Nefsini isimlendirdiğin, bir yarattığına bildirdiğin kitabında indirdiğin veya katındaki gayb ilmine sakladığın tüm isimlerinde Senden Kurânı kalbimin baharı, göğsümün nuru, hüznümün gidericisi, tasamın gidişi kılmanı isterim» desin. Allah, bu kimsenin hüznünü ve tasasını giderir ve yerine sevinç verir.»(39)
2) Salih Amelle Tevessül: Bir müslümanın “Allahım! Sana olan imanım, Rasûlüne duyduğum sevgi ve inançla beni rahata erdirmeni senden dilerim" demesi bu türdendir. Kulun; namaz, oruç, cihad, Kuran tilaveti, zikir, istiğfar, hayır işleyip haramdan sakınmak gibi salih amellerle Allaha yakınlık aramasıdır. Buna delil olarak: “Derler ki -Rabbimiz! İman ettik. Günahlarımızı bağışla ve bizi cehennem azabından koru..."(40) ayetini verebiliriz. Sünnetten getirilecek delil ise mağara ashabının kıssasıdır. Bu kıssada geçmiş ümmetlerden üç kişi kötü hava koşullarında bir mağaraya sığınırlar. Derken bir kaya düşerek mağaranın girişini tıkar. Onlar da yapmış oldukları salih amellerle dua edip tevessülde bulunarak Allahtan yardım dilerler. Allah da taşı aralayarak kurtulmalarını sağlar.(41)
3) Salih Kimselerin Dualarıyla Tevessül: Kul dara düştüğünde kendini Allaha karşı günahkar hissederek salih bir kimsenin duasını taleb edebilir. Ancak bu kimse itikadı düzgün, ilim ve takva sahibi bir kimse olmalıdır. Bu tevessül türüne delil olarak: “Rabbimiz! Bizi ve imanda bizi geçmiş olan kardeşlerimizi bağışla!"(42) ayeti verilebilir. Ayrıca Allah Rasulu sallallahu aleyhi ve sellemnun: “Müminin, müslüman bir kimsenin gıyabında kardeşi için yapmış olduğu dua kabul edilir"(43) hadisi de bu tevessül türüne delildir. Yine Enes b. Malikten rivayet edilen şu olay deliller cümlesindendir. “Kıtlık zamanı Ömer Abbas b. Abdulmuttalib (r.a.) ile yağmur duasına çıkarak şöyle dua etti: -Allahım! Sana Peygamberimiz ile tevessülde bulunurduk sen de bize yağmur yağdırırdın. (Şimdi) Sana Peygamberimizin amcası ile tevessülde bulunuyoruz. Bize yağmur indir. Ravi der ki-Yağmur inmiştir." (44)
Bu üç çeşit meşru vesîle (tevessül ) dışındaki hususlarda (Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki mertebesi ile tevessül, Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki hakkı ile tevessül ve Vefatından sonra Peygamberler ve sâlihlerle tevessül vb.) farklı yorumlar yapılmış, İbn Teymiyye ve onun açtığı çığırı devam ettiren âlimler, söz konusu tevessül çeşitlerini kabul etmeyip -en azından- bidat olduğunu ifade ederlerken, Takıyyüddîn es-Sübkî ve onun çizgisini takip eden âlimler de söz konusu tevessül çeşitlerini kabul, hatta tavsiye etmişlerdir.
Zât ile tevessül konusunda taraflar arasındaki anlaşmazlığın temel sebeplerinden birisi, tevessül telakkisi yani, bir kavram olarak tevessülün yüklendiği mâna ve onun ifade ettiği espridir. Zat ile tevessül konusunda her iki tarafında sahih olduğunda ittifak ettikleri meşhur hadisi burada tekrar zikredelim:
“ Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor: Halk kıtlığa maruz kaldığında Ömer b. el-Hattâb (r.a.), Abbas b. Abdilmuttalib ile istiskâda bulunarak: Allâhım! Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik de bize yağmur verirdin. (Şimdi ise) Peygamberimizin amcası ile sana tevessül ediyoruz, bize yağmur ver! derdi. Bunun üzerine yağmur yağar ve halk suya kavuşmuş olurdu ."(45)
Vefatından sonra zât ile şahısla tevessülü kabul etmeyenler hadisi tevile tâbi tutmuşlar, hadis metninde geçen “Peygamberimiz ile ..." (bi nebiyyinâ) ve “Peygamberimizin amcası ile ..." (bi ammi nebiyyinâ) terkiplerinde duâ ve şefâat kelimelerini takdir ederek bunun, “Peygamberimizin amcasının duâsıyla ..." (bi duâi ammi nebiyyinâ) mânasına geldiğini, bu yüzden de Hz. Ömerin Peygamber ile tevessülü bırakarak amcası Abbas ile tevessülde bulunduğunu ve bunun zât ile değil, duâ nitelikli bir tevessül çeşidi olduğunu ifade etmişlerdir. Onlara göre, evlâ konumda olan Hz. Peygamber yerine Abbas ile tevessül edilmesi, sağlığında iken Hz. Peygamber ile yapılan tevessülün artık vefatıyla imkânsız hâle geldiğini de göstermektedir. (46)
Zât ile tevessülü kabul edenler ise, Hz. Ömerin sözünü tevil etmeksizin metnin açık ifadesini dikkate almışlardır. Nitekim onları temsil eden alimlerden Kevserî , konu hakkında özetle şu bilgiyi vermektedir: “Bu rivâyet, sahâbenin sahâbe (Abbâsın şahsı) ile tevessülünü gösteren açık bir delildir. Hz. Ömerin, “Biz Peygamberimiz ile sana tevessül ederdik" ifadesi sahâbenin, hem hayatta iken hem de vefatından sonra (Hz. Ömer devrinde vuku bulan) kuraklık ve kıtlık yılına (âmur-ramâde) kadar Peygamber ile tevessülde bulunduklarını ortaya koymaktadır. Peygamber ile tevessülü vefat öncesine tahsis etmek, hevâdan kaynaklanan bir eksikliktir. Ayrıca bu, hadisin metnini tahrif etmek ve mesnedi olmayan bir tevil demektir. İstiskâ esnasında Hz. Ömerin Abbâsa yönelmesinden hareketle, vefatından sonra Peygamber ile tevessülü inkâra yeltenen kimse, muhal ve beyhude bir işe girişmiş ve kalbinden geçmemiş olan bir şeyi Hz. Ömere nisbet etmiş olur.
Hz. Ömerin Abbas ile istiskâsının zât ile tevessül olduğunu söyleyen Kevserî, metinde bir muzâf takdir ederek rivâyetin duâ nitelikli tevessül çeşidi olduğunu ileri sürenlerin görüşünü şöyle değerlendirmektedir:
“Peygamberimizin amcası ile (bi ammi nebiyyinâ) tevessül ediyoruz" cümlesinde, “Peygamberimizin amcasının duâsıyla" (bi duâi ammi nebiyyinâ) şeklinde mahzuf bir muzâf olduğunu iddia etmek, herhangi bir delile dayanmaksızın konuşmak ve hakikati gizlemek demektir. “Peygamberimizin amcası ile" tarzındaki tevessül, Abbâsın Peygambere olan yakınlığı ve onun yanındaki konumuyla tevessül mânasına gelir. Böylelikle bu tevessül, aynı zamanda Peygamber (s.a.) ile tevessül demek olur" .(47)
Şevkânînin değerlendirmesi ise şöyledir: “Gerçekten Peygamber (s.a.) ile hayatta iken tevessül sabit olmuştur. Ayrıca vefatından sonra ondan başkasıyla da sahâbenin sükûtî icmâı ile tevessül sabit olmuştur. Çünkü sahâbeden hiçbiri, Hz. Ömerin Abbas (r.a.) ile tevessülünü yadırgamamıştır. Bana göre, İzzeddîn b. Abdisselâmın iddia ettiği gibi tevessülün cevâzını yalnız Peygambere (s.a.) tahsis etmenin, şu iki sebepten dolayı bir mânası yoktur: Birincisi, söylediğim gibi sahâbe icmâı vardır. İkincisi ise, ilim ve fazilet sahibi bir zât ile tevessül, gerçekte onun salih amelleriyle ve üstün meziyyetleriyle tevessül demektir. Çünkü fazilet sahibi olan kişi, ancak amelleriyle faziletli olur. Bu durumda, ‘Allâhım, falan âlim ile ben sana tevessül ediyorum diyen kimse, onun sahip olduğu ilim (ve amel) ile tevessül etmiş olmaktadır" .(48)
Bu konuda müstakil makale yazan Zekeriya GÜLER hocamız kanaatini şöyle belirtmiştir: “Peygamberimizin amcası ile" şeklindeki izâfet terkibinde, muzâf olarak duâ lafzını takdir etmek bizce de uygun gözükmemektedir. Görebildiğimiz kadarıyla, bu konuda İbn Teymiyye ve Elbânî gibi alimlerin ısrarlı görüş, tutum ve davranışları, zât ile tevessülü kabul edenleri pek de ikna edecek durumda değildir. Çünkü Hz. Ömer, Abbâsı yanına alıp onunla tevessül ve teveccühte bulunduktan sonra, “Allâhım, bulut da su da senin katındadır, bulutu gönder ve bize yağmur indir...!" diyerek uzun bir duâ yapmıştır. Gözyaşları içinde ve duygu yüklü bir iklimde gerçekleşen bu uzun duâdan sonra Hz. Ömerin, “Vallâhi bu (Abbas) Allâha vesiledir ve Onun nezdindeki yeridir itibarıdır!" (Hâzâ vallâhi el-vesîletu ilallâhi azze ve celle vel-mekânu minhu) şeklinde sarfettiği söz ve Hassân b. Sâbitin, “... Abbâsın hâtırına onun yüzü suyu hürmetine yağmur yağdı" mânasına gelen şiiri, doğrudan zât ile (yani onun Allah nezdindeki mertebesiyle ) tevessülü kabul edenlerin görüşünü destekler mahiyettedir.
Netice itibariyle Hz. Ömerin, dilimizde “Peygamberimizin amcası hürmetine" diye duâ etmek şeklinde ifadesini bulan Abbas ile tevessülünün, öncelikle onun zâtı yani, Peygambere (s.a.) olan yakınlığı sebebiyle Allah katındaki mertebesi; değer ve konumu ile tevessül mânasına geldiği anlaşılmaktadır. (49)
Zât ile şahısla tevessül konusunda Osman b. Huneyf (r.a.)den nakledilen rivayeti de tekrar zikredelim: Gözleri görmeyen bir adam Peygambere (s.a.) gelerek:Yâ Rasûlallah! Gözlerimi iyileştirmesi için Allâha duâ et, dedi. Rasûlullah (s.a.):İstersen duâ edeyim, istersen sabredersin! Sabretmek senin için hayırlıdır, buyurdu. Adam:Allâha duâ buyur (da gözlerim açılsın!) deyince, Rasûlullah (s.a.) onun, gereği gibi abdest almasını ve şu duâyı yapmasını emretti: “Allâhım! Peygamberin; rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Şu hâcetimin yerine getirilmesinde (gözlerimin açılmasında) ben seninle (Peygamber ile) Rabbime yöneldim . Allâhım, onu benim hakkımda şefaatçi kıl (onun hürmetine duamı kabul buyur!)" . Adam (söyleneni) yaptı ve şifa buldu."(50)
İbn Teymiyye , Osman b. Huneyfin rivâyet ettiği hadisin sahih olduğunu kabul etmektedir. Ancak o, Hz. Ömerin Abbas ile tevessül istiskâ rivâyetinde olduğu gibi, bu hadisin de zât ile değil, duâ nitelikli bir tevessül olduğunu söylemektedir . Hadisin sıhhatinde bir şüphe bulunmadığını ifade eden Elbânî de İbn Teymiyye gibi düşünmektedir.(51)
Osman b. Huneyfin rivâyet ettiği hadisin sıhhati, zât ile tevessülü kabul edenler ve etmeyenler arasında ittifak konusudur. İhtilaf edilen nokta ise, ilgili hadisin fiilî tatbikatını gösteren ve vefatından sonra Peygamber (s.a.) ile tevessülü ortaya koyan Taberânî kaynaklı hadisedir. Hz. Osmanın hilâfet devrinde meydana gelen ve Osman b. Huneyf tarafından rivâyet edilen söz konusu hadise kıssa şudur:
Bir adam, bir hâceti işi için Hz. Osmana gelir giderdi. Fakat Hz. Osman ona aldırış etmezdi. Derken adam Osman b. Huneyfle karşılaştı ve durumu ona arz etti. Bunun üzerine Osman b. Huneyf ona şunları söyledi:Su kabını getir ve abdest al. Sonra mescide git ve iki rekat namaz kıl. Sonra da, “Allâhım! Peygamberimiz, rahmet peygamberi Muhammed ile senden istiyor ve sana yöneliyorum. Yâ Muhammed! Seninle hâcetimin yerine getirilmesi için Rabbime yöneliyorum" diye söyle ve ihtiyacını arz et arz edersin. Sonra bana gel de beraber (Hz. Osmana) gidelim!
Nihayet adam gitti ve onun kendisine söylediklerini yaptı. Sonra Hz. Osmanın kapısına geldi. Kapıcı gelip adamın elinden tutarak Hz. Osmanın huzuruna götürdü ve onu sergi üzerine Hz. Osmanın yanına oturttu. Hz. Osman:Nedir hâcetin? diye sordu. Adam hâcetini söyledi ve Hz. Osman da onun işini gördü. Sonra Hz. Osman, şu vakte kadar senin hâcetini hatırlamamıştım, bundan böyle bir işin olursa bize gel! dedi. Adam Hz. Osmanın huzurundan ayrıldıktan sonra Osman b. Huneyfle karşılaştı ve ona:Allah seni hayırla mükâfatlandırsın (Rabbim senden râzı olsun!). Benim hakkımda sen Hz. Osmanla konuşana kadar işime bakmıyordu, dedi. Osman b. Huneyf de:Vallâhi, senin hakkında Hz. Osmanla görüşüp konuşmamıştım. Ancak âmâ bir adamın Peygambere (s.a.) gelerek duyduğu rahatsızlıktan şikayeti üzerine Rasûlullâhın ona “Sabreder misin?" dediğine şâhit oldum. Adam:Yâ Rasûlallah! Yanımda (elimden tutarak) beni götürecek kimse yok! Bu ise benim için hakikaten çok meşakkatli olmaktadır, dedi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.):Su kabını getir ve abdest al. Sonra iki rekat namaz kıl. Daha sonra da şu şekilde duâ et, buyurdu.
Osman b. Huneyf diyor ki: Vallâhi biz henüz ayrılmamıştık, aramızdaki konuşma uzamıştı. Derken o âmâ adam geldi. Sanki onda hiçbir rahatsızlık olmamıştı (daha önce âmâ değildi) .(52)
Zekeriya GÜLER hocamızın hadis ile ilgili yorumunu aktaralım: Kıssanın hemen ardından Taberânî tarafından verilen sahih hükmünün, rivâyetin aslını teşkil eden merfû kısmına mı yoksa Hz. Osmanın hilafet devrinde meydana gelen Osman b. Huneyf vakasına mı ait olduğu pek de açık değildir. Yapılan tartışmalarda her iki temâyülü haklı çıkaracak ipuçları bulunmaktadır. Osman b. Huneyf vakası, metin ve isnad bakımından müstakil ve şümullü bir tetkike tabi tutularak daha tafsilatlı açık bir neticeye ulaşılması mümkün gözükmektedir.Bununla birlikte, bahse konu olan Osman b. Huneyf rivâyetinin merfû olan kısmıyla ilgili yapılan tartışmalar üzerine şunları söylemek istiyoruz: Rivâyetin, “Rasûlullâhın hayatında ve huzurunda" diye sınırlandırılıp “vefatından sonra veya gıyabında" söz konusu olmadığını veya vefatından sonra tevessülün yalnız Rasûlullâha (s.a.) has olduğunu ileri sürmek, kanaatimizce inhisarcı bir görüş ve tutum olmalıdır. Bundan dolayı Şevkânî , “Şayet âmâ hadisi sahih ise, yalnız Rasûlullah ile tevessül câiz olur" diyen İz b. Abdisselâmı bu görüş ve fetvâsından dolayı tenkide tâbi tutmuş, tevessülün cevâzını sadece Peygambere (s.a.) tahsis etmenin bir gerekçesi olmadığını belirtmiştir. Gerçekten de rivâyetin âmâya has olduğunu gösteren bir delil karine yoktur.
Hadisin metninden de anlaşılacağı üzere, Peygamber (s.a.) âmâ sahâbîye abdest ve namazın ardından muayyen duâ tavsiyesinde bulunmuştur. Hâlbuki muhtelif vesilelerle kendisinden duâ talebinde bulunan sahâbîlere daha önce böyle bir tavsiyede bulunmadığı anlaşılmaktadır. Bu yüzden, Gumârînin de belirttiği gibi, söz konusu tevessül nevi ile Peygamber (s.a.) diğer insanlara da şâmil olacak şekilde yeni bir tatbikat tavsiye etmiş olmalıdır.(53)
Zât ile şahısla tevessül konusunda son olarak şu rivayeti zikredelim:Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Kim namaz kılmak üzere evinden çıkar ve ‘Allâhım, senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için senden diliyorum. Şu yürüyüşüm hakkı için senden diliyorum. Zira ben ne büyüklenmek, ne de kendini beğenmek için ve ne gösteriş ne de duyurmak için çıktım. Ben yalnız senin gazabından sakınmak ve senin rızânı aramak için çıktım. Ben senden beni ateşten kurtarmanı ve günahlarımı bağışlamanı istiyorum. Çünkü günahları ancak sen bağışlarsın! derse, Allah ona rızâsıyla yönelir ve ona yetmişbin melek istiğfar eder" .(54)
İbn Teymiyye , hadisin senedinin zayıf olduğunu ifade etmiş ve hadisin metniyle ilgili farklı bir değerlendirme yapmıştır.İsnad açısından rivâyetin zayıf olduğunu ifade eden İbn Teymiyye, metin bakımından da farklı bir değerlendirme yapmaktadır. Ona göre bahse konu olan hadis, Peygamber (s.a.) ve sâlihlerin duâsı ile tevessül kabilindendir. Çünkü Allahtan isteyenlerin hakkı, Allâhın onlara icabet etmesi, namaz için evinden çıkıp yürüyenlerin hakkı ise onları sevaba nâil kılmasıdır. Bu, Allâhın (kendisine) vâcib kıldığı bir haktır. Yaratığın, Yüce Yaratıcı üzerinde ise hiçbir hakkı yoktur.(55)
Gerçekten de hiçbir kimsenin Allah üzerinde hakkı yoktur. Allah Teâlâ, fiil ve tasarruflarında mutlak irade ve ihtiyar sahibidir. Ne var ki, duâ esnasında “hakkı için" tabirinin kullanılabileceği görüşünde olan alimlerin de bu noktayı dikkatten uzak tutmadıklarını görmekteyiz. Nitekim, ilgili hadisin metninde geçen hakk kelimesinin rütbe ve konum (menzile) mânasına geldiğini ifade eden Sübkî şöyle demektedir: “Bu, Allâhın lütuf ve keremiyle yaratıklara ihsan ettiği haktır... Burada hakk ile kastedilen şey vâcib değildir. Çünkü Allah üzerine hiçbir şey vâcib olmaz. (Dua esnasında) hakk kelimesinin kullanılmaması yönünde bazı fakihlerden nakledilen sözler de bu mânaya hamledilir" . Bu izah tarzına göre, söz konusu hadis metnindeki “Allâhım, senden isteyenlerin senin katındaki hakkı için senden diliyorum!" cümlesi, “Allâhım, isteğimin yerine gelmesi için vaad, kerem ve ihsanın gereği, senden isteyenlerin kavuşmuş oldukları hakettikleri katındaki lütuf ve fazileti vesile kılıyorum!" şeklinde anlaşılması gerekecektir.(56)
Sahabe-i Kiramdan nakledilen teberrük (bereket umma) rivayetlerinden bir kısmını da burada zikredelim: Sahabe-i Kiram hastalık vb. bir sıkıntıdan kurtulmak için Efendimiz (s.a.v) in mübarek vücudundan ayrılan saç, sakal teli gibi şeylerle tevessül ederdi. Osman b. Abdillah b. Vehb in şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Ailem beni Hz. Peygamber (s.a.v) in zevcesi Ümm-ü Seleme (r.anha) ye, bir gümüş bardak içindeki su sebebiyle yolladı. (…) O bardağı içinde Hz. Peygamber (s.a.v) in saçları vardı. İnsanlar, kendilerine göz değmesi yahut (başka) bir şey (hastalık) isabet ettiği zaman Ümm-ü Seleme ye bir kap gönderirlerdi. Ben de gittiğimde Ümm-ü Seleme nin yanında küçük bir kap (bardak ve) içinde bir takım kırmızı (kına ile boyanmış) saçlar gördüm." (57)
İbn Hacer bu rivayetin şerhinde şunları söyler: "İnsanlardan birisine göz değmesi veya başka herhangi bir hastalık isabet ettiği zaman Ümm-ü Seleme validemize bir kap gönderirlerdi. O da Hz. Peygamber (s.a.v) in, yanında bir kap içinde mahfuz bulunan saçlarından (birkaç tel) alır, getirilen kabın içindeki suya atar, (saçları aldıktan sonra) suyu iade ederdi. Halk, içinde Hz. Peygamber (s.a.v) in saçlarının yıkandığı o suyu şifa bulmak maksadıyla içer veya yıkanır, o suyun bereketiyle şifa bulurdu." (58)
Hz. Peygamber (s.a.v), gündüz uykusu (kaylule) için Ümm-ü Süleym in yanına giderdi. Bir keresinde Ümm-u Süleym, Efendimiz (s.a.v) uyuduğu zaman terini ve (yastığa düşen) saç tellerini bir şişe içine toplamış ve güzel bir koku ile karıştırarak saklamıştı. Enes b. Mâlik (r.a), vefatı yaklaştığı zaman, öldükten sonra bedenine ve kefenine konacak kokunun içine, Hz. Peygamber (s.a.v) in terinin ve saç tellerinin bulunduğu (ve annesi Ümm-ü Süleym (r.anha) tarafından muhafaza edilen) kokudan da katılmasını vasiyet etmişti. Vefat ettiği zaman bu vasiyeti yerine getirildi."(59) Bu olayı Müslim de rivayet etmiş ve şöyle bir ziyadeye yer vermiştir: Efendimiz (s.a.v) uyanıp da Ümm-ü Süleym (r.anha) ya ne yaptığını sorunca, "Çocuklarımız için bunun bereketini umuyoruz" cevabını almış ve "İsabet ettin" buyurmuştur.(60)
Cesareti ve savaş sanatındaki dehası ile ünlü sahabî Hâlid b. el-Velîd (r.a), Yermuk savaşı günü takkesini kaybetmişti. Askerlere onu aramalarını emretti. Uzun aramalardan sonra takke bulundu. Bu oldukça eskimiş takkeyi ısrarla aratmasını yadırgayarak sebebini soranlara şöyle karşılık verdi: "Hz. Peygamber (s.a.v) umre yapmış ve başını tıraş ettirmişti. Etrafında bulunanlar, O nun saçının yanlardan kesilen uçlarını almak için atıldılar. Bense atik davranarak O nun alnının perçeminden kesilen kısmı aldım ve onu bu takkemin içine koydum. Bu saç yanımdayken girdiğim her savaşta galip geldim." (61)
Hz. Esmâ b. Ebubekir (r.anha) dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "… İşte Hz. Peygamber (s.a.v) in cübbesi! (…) Aişe (r.anha) vefat edene kadar bu cübbe onun yanında idi. O vefat edince ben aldım. Resulullah (s.a.v) onu giyerdi. Şimdi biz de onu hastalar için yıkıyoruz; onunla şifa talep ediliyor." (62)
Netice olarak başta Ahmed b. Hanbel olmak üzere Ehl-i Sünnet alimlerinin çoğuna göre göre ( İmam Nevevi, Bedreddin Aynî, îbn Hacer , İmam Subki, Şevkânî , Gumârî, Said Ramazan El-Buti, Kevserî ve Saîd Havvâ gibi) Hz. Peygamber in sağlığında ve vefatından sonra onu vesîle edinmek caizdir, Hz. Peygamber ile tevessül edildiği gibi, diğer pey¬gamberler ve salih kimselerle de tevessül edilebilir. (63)

GENEL DEĞERLENDİRME
Allah Teâlâ her şeyin tek yaratıcısı, İdarecisi ve yok edicisidir. Hz. Muhammed (sav) de dahil hiçbir peygamberin veya on¬ların ümmetlerinden hiçbir şahsın bu konuda yetkisi yoktur, İnsan kendisine verilen aklın sınırları çerçevesinde ve imanın nurlarıyla yaratıcısını sıfatları, fiilleri ve tecellileri ile tanıyabilir, Allah ı tanıyan O na kullukta ve yakınlıkta başkasını vesîle edinmez. Allah a, O nu görüyormuş gibi ibadet etme, sorumluluk bilinciy¬le davranışlarına yön verme şuuruna henüz eremeyenler ise, bu hâle kavuşun¬caya kadar bir takım şeyleri vesîle edinirler. Bu durum, yüzme sporunu öğren-meye çalışan bir sporcunun antrenöre olan ihtiyacına benzetilebilir. Yüzmeyi en ince ayrıntısına kadar öğrenen bir yüzücü başkasına ihtiyaç duymaz.
Kişinin doğrudan Allahtan yardım istemesi, tehlikeli ve sıkıntılı zamanlarda sadece Ona sığınması, İslâmın itikad ve ibadet ilkeleri açısından tercih edilecek yegâne davranıştır. Bâzı kimselerin, sâlihlerin gıyablarında veya kabirlerini ziyâret esnâsında; "Ey filân zât! Bana şifâ ver! Benim şu ihtiyâcımı gider!" gibi sözlerle doğrudan doğruya kendilerinden talepte bulunmaları, türbelerin etrafırda toplanıp medet, şifa, imdat… beklemeleri son derece yanlış ve şirke kapı aralayabilecek olan istigâse cümlesindendir. Şüphesiz bu tür istigâseler için birtakım te viller yapılabilirse de, gâyet hassas olan tevhîd akîdesinin özünü zedeleyebilecek bu ve benzeri câhilâne hareketlerden şiddetle sakınılmalıdır. Müşkillerin bertaraf edilmesinde, kâinâtın sevk ve idâresinde, Allâh tan gayrısının mutlak tasarrufunun bulunabileceği intibâını veren bu nevî ifâdeler, aslâ kullanılmamalıdır .
Salih amellerle, tâat ve ibadetle Allah a yakınlaşma konusunda genel anlamda bir görüş ayrılığı yoktur. Bunların, Al¬lah a vesîle edinilmesini bütün alimler kabul etmektedirler. Salih zatlarla tevessülü, âlimlerden büyük bir çoğunluk kabul ederken, bazı âlimler teves¬sül anlayışının çarpıtılarak tevhid düşüncesinin zarar görmesi endişesiyle, şahıs¬ların vesîle edinilmesini reddetmektedirler, Ancak vasıta ile gayeyi birbirine ka¬rıştırmadan saiih amelleri ve takva sahibi şahısları vesîle ederek Allah a yaklaş¬mak ve rızasını kazanmak konusunda görüş birliği sağlandığını söylemek müm-kündür.
Ahirete irtihâl etmiş kimselerin vesîle edilmesi en tartışmalı konudur. Bir kı¬sım bilginler, özellikle selefi ekole mensup olan İbn Teymiyye, İbn Kayyım vb. âlimler ve onların takipçileri, vesîle ile vasıtayı amaç haline getiren uygulamala¬rı gördüklerinde, bunlara engel olmak düşüncesiyle bu tür vesîle anlayışına şid¬detle karşı çıkıp, böyle davrananları kâfirlikle itham etme noktasına gelmişlerdir, Onlar bunu söylerken sahabenin böyle bir davranışta bulunmadığı, yapılan ha¬reketlerin bid at olduğu noktasından hareket etmişlerdir. Kanaatimizce bu karşı çıkmalar, vesilede vasıta ile gayenin birbirine karıştırılmış, hatta vasıtanın ön pla¬na çıkarılmış uygulamaları sonucudur.
Son olarak bu konuda araştırmalarıyla tanınan Zekeriyya Gülerin tespitleriyle araştırmamızı noktalayalım: Üç tevessül çeşidi; Esmâ-i hüsnâ (Allâhın isim ve sıfatları), Sâlih amel ile tevessül ve hayatta olan bir insandan Duâ talebi ile tevessül, İslâm alimleri arasında ittifakla kabul görmüş ve tavsiye edilmiştir. Hasen isnadla sabit olan Melekler ile tevessülü de bu sınıfa dâhil etmek mümkündür.
Zât ile tevessül başlığı altında yer alan tevessül çeşitleri; Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki mertebesi ile tevessül, Peygamberler ve sâlihlerin Allah nezdindeki hakkı ile tevessül ve Vefatından sonra Peygamberler ve sâlihlerle tevessül ise, münakaşa mevzuu olmuştur. İbn Teymiyye ve onun açtığı çığırı devam ettiren âlimler, söz konusu tevessül çeşitlerini kabul etmeyip -en azından- bidat olduğunu ifade ederlerken, Takıyyüddîn es-Sübkî ve onun çizgisini takip eden âlimler de söz konusu tevessül çeşitlerini kabul, hatta tavsiye etmişlerdir.
Tevhid akidesine halel getirmeksizin, usûl ve âdâba riâyet ederek “Allâhım, falan zâtın hürmetine... hakkı için... senin katındaki değer ve mertebesinden dolayı duâmı kabul buyur!" demek suretiyle, zât ile yapılan tevessülün meşrû olmadığı söylenemez. Bu şekilde yapılan bir duânın, şirke sebep olan bidat dalâlet bir tatbikat olduğu da ileri sürülmemelidir. Görebildiğimiz kadarıyla, zât ile tevessül konusunda taraflar arasındaki anlaşmazlığın temel sebeplerinden birisi, tevessül telakkisi yani, bir kavram olarak tevessülün yüklendiği mâna ve onun ifade ettiği espridir. Biz, bu farklı telakkinin bir problem olarak görülmemesi gerektiğini düşünmekteyiz. Çünkü, -Hz. Ömerin, Rasûl-i Ekremin amcası Abbas ile tevessülü açıklanırken Şevkânînin ifade ettiği gibi- vesile kılınan zâtın, aslında sâlih ameliyle(64) veya Âlûsînin tabiriyle “Allâhın Peygambere olan sevgisiyle" (65)tevessül edilmektedir. Tevessülün esprisi de burada saklı olmalıdır.
Tevessülde bulunan (mütevessil) bir kul yalnız Allâha dua ibadet etmektedir. Bu açıdan bakıldığında tevessülün, “Allah-insan ilişkisinde aracılık düşüncesi" veya “Allah ile kul arasında bir vasıta edinmek" şeklinde anlaşılması pek de doğru olmayacaktır. Böyle olunca, “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz!"(66) veya “...Biz onlara, sırf bizi Allâha yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz" (67) gibi âyetlerin, söz konusu tevessül ile bir alâkasının bulunmadığını söylemek de izahtan vâreste olmaktadır. Bu itibarla, tevessülde bulunan bir müminin, Câhiliye devrinin putperest mantık, zihniyet ve tatbikatıyla mukayese edilerek aralarında bir paralellik benzerlik düşünülmesi gerçeği ifade etmemektedir.
Aslında, dîn-i hâlis tevhid titizliğini ileri sürerek tevessül meselesine mesafeli yaklaşan hüsn-i niyet sahibi bir müminin tepkiyle karşılanması nasıl uygun değil ise, nazarî veya amelî bakımdan tevessülü benimseyen bir müslümanın tenkit edilmesi de doğru değildir. Her iki taraf, meseleyi büyütmeden ve işi husumete dönüştürmeden birbirini müsamaha ile karşılamalıdır. Nitekim, istiskâ konusunda “Sâlihlerle tevessülde bir beis yoktur" görüşü ile Ahmed b. Hanbelin “Yalnız (hâsseten) Peygamber (s.a.) ile tevessül edilir" sözü kendisine bir suâl olarak tevcih edilen Muhammed b. Abdilvehhâb gibi bir şahsiyetin verdiği şu cevaptan, tevessülün o kadar büyütülecek bir mesele olmadığını öğrenmekteyiz:“Bazıları sâlihlerle tevessüle ruhsat vermekte, bazıları da onu Peygambere (s.a) has kılmaktadır. Âlimlerin ekserisi ise ondan nehyetmekte ve onu mekruh görmektedir. Bu mesele (tevhid ve akâidin değil) fıkhın meselelerindendir. Cumhurun “mekruh" görüşü bize göre doğru olmakla birlikte, biz onu yapan (tevessülde bulunan) kimseyi yadırgamayız. İctihad meselelerinde yadırgama (inkâr) bahis konusu olmaz ..." .(68)
Özellikle Elbânî çizgisini takip edenlerin(selefilerin), sözlü veya yazılı sert üsluplarıyla, tevessül konusunu gereğinden fazla büyüterek ümmetin gündemine taşıdıkları görülmektedir. Câmi müezzininin salâsında, şiir, naat ve kasidelerde veya yemek duâsı esnasında söylenen “yâ Rasûlallah" tabirini istiğâse-istimdad kabul ederek, bunu telaffuz edenleri bidatçi hatta şirk davetçisi ilan edecek kadar nezaket ve müsamahadan uzak çağdaş selefî akımın hareketin bazı mensuplarıyla karşılaşma ve tartışma imkanı bulmuşuzdur. Kanaatimizce, Anadolu kültür ve edebiyatında şüyu bulan “yâ Rasûlallah" tabiri, ihtiva ettiği “nidâ suretinde tevessül" mânasının yanı sıra, daha ziyade Rasûl-i Ekremin âhiretteki şefâatini ummanın bir sembolü olarak teberrüken kullanılmaktadır. Bu durum bize, yetişme tarzı kadar meşrep, mizaç, fıtrat ve muhit unsurunun münakaşa ve ihtilaflar üzerindeki tesirini göstermektedir. İfade etmeliyiz ki, sosyal ilişkilerde Kurân ve sünnet ahlâkını hayata geçirmek zorunda olan müslümanlar, ihtilafa düştükleri konuları sözlü veya yazılı tartışırlarken, nezaket ve müsamaha göstererek çok daha merhametli, temkinli ve itidalli olmak durumundadırlar. Çünkü, kendi izinden gidilmesi halinde hayat diriliş vaad eden Yüce Kurân, müslümanların kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında ise merhametli olmalarını ve onların, birlikte hareket edip güç birliği tesis etmek suretiyle kâfirleri öfkeden çatlatacak hale gelmelerini istemektedir.(69)
Allahım! Güzel isimlerin, yüce sıfatların; sana olan imanımız, Rasuluna duyduğumuz sevgi ve sünnetine olan bağlılığımız; ancak senin vechini gözettiğimiz salih amellerimiz ve içimizden salih kimselerin duasıyla sana yakınlık umar; bizleri yolunda çaba gösteren, yoluna çağıran Peygamber sallallahu aleyhi ve selleminin sünnetine bağlı, haktan ayrılmayan muvahhid kimseler kılmanı, bizi düşmanlarımıza galip getirip aziz Dinin İslâmı yüceltmeyi bizlere nasip etmeni Senden dileriz.(Amin)
DİPNOTLAR
1) İbn Teymiyye, Takıyyüddîn Ahmed , Kâide celîle fit-tevessül vel-vesîle, Beyrut 1390; Sübkî, Takıyyüddîn Ebûl-Hasen Ali , Şifâus-sekâm fî ziyâreti hayril-enâm, Mısır 1318.; Muhammed Nâsıruddîn Elbânî (v. 1419 1999), et-Tevessül envâuhû ve ahkâmuh, Beyrut 1406;Muhammed Zâhid Kevserî, Mahkut-tekavvül fî meseletit-tevessül (Makâlât içinde), Kahire 1414; Abdullah b. Muhammed b. es-Sıddîk Gumârî, İrğâmul-mübtedi el-gabiyy bi cevâzit-tevessül bin-Nebiyy,Amman 1412;
Ülkemizde de Ali Ataç, Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül (Basılmamış doktora tezi), İstanbul 1993; Zekeriya Güler, "Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri", İLAM Araştırma Dergisi, c. II, sayı1,s.83-132.Mehmet Necmettin Bardakçı ya ait “Tasavvufi Bir Terim Olarak Tevessül ve Vesile","Tasavvuf" dergisi, I 2, 33. Ahmet YILDIRIM tarafından Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları adıyla doktora tezi (Ankara 1996) , Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları,Ankara 2000 gibi çalışmalar yapılmıştır.
2- Özellikle İbn Teymiyye ve N.Elbânî çizgisini takip edenlerin, sözlü veya yazılı sert üsluplarıyla, tevessül konusunu gereğinden fazla büyüterek ümmetin gündemine taşıdıkları görülmektedir.
3- , Zekeriya Güler, Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri (Tahric ve Değerlendirme), İlam Araştırma Dergisi, c. II, sy. 1, . 83-132, Ocak-Haziran 1997
4- İsmail b. Hammad el-Cevherî, Sıbab, (I-VI), Kahire 1982, c. V, s. 1841; Râğıb el-lsfahânî, el-Müfredât, Beyrut tarihsiz, s. 524; İbn Manzur, Lisânu l-Arab, (I-VI), Kahire tarihsiz, c. VI, s. 4737; Mü¬tercim Asım Efendi, Okyanus, Kamusul-Muhît Tercümesi, İstanbul 1333, c. III, s. 374.;İbn Kesir, Tefsirul-Kur âni l-Azim., (I-IV), Beyrut 1969, c. II, s, 52.
5) İbn Fâris, Mu cemu Makayîsi l-Luğa, Mısır 1971, IV. 400.
6- Diyanet İslam Ansiklopedisi, “İstimdad"maddesi, c.23, s. 364 ve devamı , İstanbul-2001
7) Sübkînin, “Merâmı ifade esnasında kullanılan tevessül, istiğâse, istiâne, teşeffu, istişfâ, tecevvüh ve teveccüh lafızları arasında fark yoktur" şeklinde yaptığı değerlendirmenin, bilahare birçok âlim tarafından da benimsenmiş olduğunu görmekteyiz. Mesela bkz. Muhammed Zâhid Kevserî, Mahkut-tekavvül fî meseletit-tevessül (Makâlât içinde); Zürkânî, Şerhul-Mevâhib, VIII, 317; Nebhânî, Şevâhid, s. 137-140; İbn Merzûk, Berâetül-eşariyyîn, I, 267.
8) Saîd Havvâ, Terbiyetünâ er-rûhıyye, s. 312-313. Beyrut 1399. Merhum üstad Saîd Havvâ, “Yetiş ya Abdulkadir Geylani" gibi sözlerin Şia çevrelerinden neşet ettiğini söylemektedir.
9) Zilzâl suresi , 99 2
10) Dilaver Selvi, Tevessül, www.imandanihsanatasavvuf.com
11-) Zekeriya Güler, Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri, 83-132
12) Mâide suresi, 5 35.
13- Fahreddin er-Râzî, Mefâtihul-Gayb, (I-XXXII), Beyrut 1990, c. XI, s. 173; İbn Kesir, Tefsirul-Kuran, c. II, s. 51; Kadı Beyzâvî, Envârut-Tenzil, (I-II), İstanbul 1303 h., c. 1, s 336; İ.Hakkı Burse¬vî, Rûhul-Beyân, (I-X), İstanbul 1389 h., c, II, s. 387; Muhammed Şevkânî, Fethu l-Kadir, (I-V), Bey¬rut trz., c, II, s. 38; M.Hamdi Yazır, Hak Dini Kur ân Dili, (IX), İstanbul trz., c. III, s. 234.
14- Fahreddin er-Râzî, a.g.e., c. XI, s. 172.
15- Şevkânî, a.g.e., c. II, s. 38.
16- (İbn Kesir Tefsîr, II, 53).
17- İsrâ suresi, 17 57.
18- Râzî, a.g.e., c. XX, ss. 184-186.
* Hadislerin geniş bir değerlendirmesi için bkz.: Zekeriya Güler, "Vesile ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri", İLAM Araştırma Dergisi, Cilt: II, Sayı: 1, Ocak-Haziran 1997, ss. 85-132.; Muhammed Nasuriddin el-Elbânî, Tevessül, çe¬viren: M. Emin Akın, İstanbul 1995, s. 62-166; Ali Ataç, Kelâm ve Tasavvuf Açısından Tevessül, MÜSBE. Yayınlanmamış Doktora Tezi, İstanbul 1993, s. 82-99; Ahmet Yıldırım. Tasavvufun Temel Öğre¬tilerinin Hadislerdeki Dayanakları, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2000, s. 268-283;
19- Buhârî, İstiskâ,3; Fedâilu ashâbin-nebî,11; İbn Huzeyme, Sahîh, II, 337-338; Hâkim, Müstedrek, III, 334.
Buhârînin rivâyet ettiği bu hadis sahih kabul edilmiş; gerek metin gerekse isnad bakımından
sıhhati tartışma konusu yapılmamıştır.
20) İbn Abdilberr, el-İstîâb fî marifetil-ashâb (el-İsâbe ile birlikte), III, 97, Beyrut 1409.
21) Şevkânî, Neylul-evtâr min ehâdîs-i seyyidil-ahyâr şerhu Müntekal-ahbâr, IV, 315. (thk. Tâhâ
Abdurraûf Sad - Mustafa Muhammed el-Hevârî), Mısır 1398
22) İbn Mâce, Sünen, tahkik: M. Fuad Abdulbâki, 1952, İkâme, 189, hadis no: 1385.; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 138, Kahire 1313; Hâkim, Müstedrek, I, 700; Beyhakî, Delâil, VI, 167.
23) Taberânî, el-Mucemul-kebîr, IX, 31; Beyhakî, Delâil, VI, 167-168; Münzirî, Terğîb, I, 108-109; Heysemî, Mecmauz-zevâid, II, 279.
24) İbn Ebî Şeybe, Musannef, V, 518; Müslim, Zekat, 11; Tirmizî, Menâkıb, 28.
25) İbn Mâce, Sünen,Ezan H.722 İbn Mâce, Mesâcid, 14; Ahmed b. Hanbel, III, 21; İbnüs-Sünnî,
Amelul-yevm, s. 43
26) Taberânî, el-Mucemul-kebîr, VIII, 264-265; Heysemi, Mecmauz zevaid, c.10, sh.117
27) Taberâni, el-Mucemul-kebîr, XXIV, 351-352; Ebû Nuaym, Hılye, III, 121. Krş. Hâkim, Müstedrek, III, 116-117.
28) Taberânî, el-Mucemul-kebîr, X, 217; Ebû Yalâ, Müsned, IX, 177; İbnüs-Sünnî, Amelul-yevm, s. 240; Nevevî, Ezkâr, s. 201; Heysemî, Mecmauz-zevâid, X, 132.
29) İbn Mâce, Duâ, 9.
30) Buhâri, Sahih, Büyu, 54.
1) Buhârî, Menâkıb, 25; Ebû Dâvud, İstiskâ, 2; İbn Huzeyme, Sahîh, III, 145; Elbânî, Tevessül, s.
41-44.
32) Ebu Davud, Sünen, Vitr, 23; Timizî, Sünen, Deavât, 109: İbn Mâce, a.g.e., Menâsik, 5.
33) Müslim, Sahih, Fedailü s-sahabe, 223, 225.
34) İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 482-483; İbn Abdilberr, İstîâb, II, 464; Halîlî, İrşâd, I, 313-314.
35) İbn Kesîr, Tefsîr, I, 532. Kıssa için ayrıca bkz. Sübkî, Şifâus-sekâm, s. 46; Zürkânî, Şerhul-Mevâhib, VIII, 306 (Kastallâniden, kendisinin şahit olduğu benzer bir hadise de nakledilir);
Nebhânî, Şevâhid, s. 97; Mahmud Saîd Memduh, Raful-minâra, s. 68, 72.
36) Dârimi, Sünen, I, 43.
37) İbn Sa d, et-Tabakâtu l-Kübrâ, VII, 210; ez-Zehebî, Siyeru A lâmi n-Nübelâ, IV, 127.
38) Araf, 7 180
39) Ahmed, Müsned. Sahih. Silsiletü Ehadîsis-Sahiha (199.)
40) Âli-İmrân, 3 16
41) Buhâri, Sahih, Büyu, 54.
42) Haşr, 59 10
43) Müslim
44) Buhârî, İstiskâ,3; Fedâilu ashâbin-nebî,11; İbn Huzeyme, Sahîh, II, 337-338; Hâkim, Müstedrek, III, 334.
45) Buhârî, İstiskâ,3; Fedâilu ashâbin-nebî,11; İbn Huzeyme, Sahîh, II, 337-338; Hâkim,
Müstedrek, III, 334.
46) İbn Teymiyye, Kâide, s. 49, 64; Elbânî, Tevessül, s. 56-57.
47) Kevserî, Makâlât, age., s. 459-460. Ayrıca bkz. İzzet Ali Atıyye, Bida, s. 386-387.
48) Şevkânî, ed- Dürrün-nadîd, s. 5-6.
49) Zekeriya Güler, Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri, 83-132
50) İbn Mâce, Sünen, tahkik: M. Fuad Abdulbâki, 1952, İkâme, 189, hadis no: 1385., Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 138,Kahire 1313; Hâkim, Müstedrek, I, 700; Beyhakî, Delâil, VI, 167.
51) İbn Teymiyye, Kâide, s. 123.-Elbânî, Tevessül, s. 75-76, 93.
52) Taberânî, el-Mucemul-kebîr, IX, 31; Beyhakî, Delâil, VI, 167-168; Münzirî, Terğîb, I, 108-109; Heysemî, Mecmauz-zevâid, II, 279
53) Zekeriya Güler, Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri, 83-132
54) İbn Mâce, Mesâcid, 14; Ahmed b. Hanbel, III, 21; İbnüs-Sünnî, Amelul-yevm, s. 43
55) Bkz. İbn Teymiyye, ag.e., s. 143.
56) Sübkî, Şifâüs-sekâm, s. 137.
57) Buhârî, "Libâs", 66.
8) Fethu l-Bârî", X, 353
59) Buhârî, "İsti zân", 41.
60) Müslim, "Fedâil", 84, 85
61) Taberânî, el-Mu cemu l-Kebîr, IV, 104; II, 335; el-Hâkim, el-Müstedrek, III, 299.
62) Müslim, "Libâs", 10.
63) Şevkânî, ed-Dürrün-nadîd, s. 4-5, 8, 20, 28, 45.-Gumârî, el-Hâvî, s. 14, 54.-Saîd Havvâ, Terbiyetünâ er-rûhıyye, s. 309.; Said Ramazan El-Buti, Fıkhussiyre, s.196-198, Gonca Yayınevi
64) Şevkânî, ed-Dürrün-nadîd, s. 5-6. Ataç da (bkz. Kelam ve Tasavvuf Açısından Tevessül, s. 109) aynı sonuca ulaşır.
65) Âlûsî, Rûhul-maânî, VI, 128.
66) Fâtiha 1 5
67) Zümer 39 3. Söz , Câhiliye nüzûl devri müşriklerine aittir.
68) Muhammed b. Abdilvehhâb, Müellefât, III, 68 (fetâvâ ve mesâil bölümü).
69) Zekeriya Güler, Vesîle ve Tevessül Hadislerinin Kaynak Değeri, 83-132, Değerlendirme kısmı




Cevap yazmak için üye olun


Yazıyı çok sevdim hemen arkadaşıma göndereyim

Adınız Soyadınız
Arkadaşınızın adı soyadı
Arkadaşınızın E-Posta adresi



Eklenme Tarihi: 12.05.2011 23:22:31
Yazıyı Ekleyen : ubeydmehmet
 Bu  yazı Bugün 1 kez okundu.
 Bu  yazı Toplam 2274 kez okundu.
ubeydmehmet bugüne kadar toplam 21 yazı ekledi.
..:: Üye Paneli ::..
K.Adı :
Şifre  :
Beni Hatırla

..:: Favorilerimiz ::..
dedektör
nokta dedektör
nasıl gidilir
karikatür

..:: Son yorumlananlar ::..

''Allah (Haşa) Seçimlerimizi Bilemez'' Diyen Hocalara Cevap

KOMİK RESİMLİ YAZILAR

hadis

yemek tarifleri resimleri

HADİSLERİN EN GUZELİ


..:: Günün Yazıları ::..

KURANDAKİ SIRAYA GÖRE SURE İSİMLERİ

4 BÜYÜK KİTAP HANGİ PEYGAMBERLERE GELDİ

KIYMETLİ KADIN İSİMLERİ

Kuran Arapçadır, Ama Hükümleri Evrenseldir

itaat


Bugün Hiç Okunmadılar..

NAT'İ SERİF

HEDEFİNİZ NEDİR

yol dostum nağme

Hizbullah kime denir?

TERLİĞİN TEKİ


..:: Online Üyeler ::..


Doğum Günü Bugün Olanlar
mavilim , ahmetweyn , _osman_ , elifimbenim , cemildddd , civan , akifgenc46 , ismail23 ,

..:: Arama ::..

Bul:  

..:: En Son Arananlar ::..

KIZLarmthnKabirde hayatbademFERMANanzakligelecekmescidi haramşehitlikceren

..:: Rasgele 5 Üyemiz ::..

   senem
   alparslan
   güvenlik
   Kemal5
   dji159

Bu siteye eklenen yazılardan, yazıların yazarları sorumludur. Yazı eklerken alıntı yapılan kaynak mutlaka yazı sonunda belirtilmelidir. Mevcut herhangi bir yazıdan rahatsız olanlar suistimal@islamiyazilar.com mail adresine bilgi vererek duruma göre yazının kaldırılmasını sağlayablirler.