Resûlullah "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" o gün çok
incinmişdi. Abdest alıp, Rabbine yalvarmağa, afv dilemeğe, kulların îmâna
gelmesi, se' âdete kavuşmaları için düâya başladı. Çok yorgun, aç, üzüntülü idi.
Hasır üzerine uzanıp uyuyuverdi.
O ânda, Allahü teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma: Sevgili
Peygamberimi çok üzdüm. Mubârek bedenini, nâzik kalbini çok incitdim. Bu hâlde,
yine bana yalvarıyor. Benden başka, hiçbirşey düşünmüyor. Git! Habîbimi getir!
Cennetimi, Cehennemimi göster. Ona ve Onu sevenlere hâzırladığım ni' metleri
görsün. Ona inanmıyanlara, sözleri, yazıları ve hareketleri ile Onu incitenlere
hâzırladığım azâbları görsün. Onu ben tesellî edeceğim. Onun nâzik kalbinin
yaralarını ben gidereceğim buyurdu. Cebrâîl "aleyhisselâm", bir ânda
Resûlullahın "sallallahü aleyhi ve sellem" yanına geldi. Mışıl mışıl uyuyor
gördü. Dürtmeğe, uyandırmağa kıyamadı. İnsan şeklinde idi. Mubârek ayağının
altını öpdü. Bu şekilde Resûlullahı uyandırdı. Cebrâîl aleyhisselâmı hemen
tanıdı ve: (Ey Cebrâîl kardeşim! Böyle vakitsiz niçin geldin. Yoksa bir
hatâ mı etdim, Rabbimi gücendirdim mi? Bana acı haber mi getirdin?)
buyurdu ve Rabbinin darılacağından çok korkdu.
Cebrâîl "aleyhisselâm": Ey bütün yaratılmışların en
üstünü! Ey Yaratanın sevgilisi! Ey Peygamberlerin efendisi, iyilikler menba' ı,
üstünlükler kaynağı olan şerefli Peygamber! Rabbin sana selâm ediyor. Hiçbir
Peygambere, hiçbir mahlûkuna vermediği ni' meti sana ihsân ediyor. Seni kendine
da' vet ediyor. Lutfen kalk. Buyur, gidelim, dedi. Kâ' be yanına geldiler. Orada,
bir kimse geldi. Göğsünü yardı. Kalbini çıkardı. Zemzem suyu ile yıkadı. Yine
yerine koydu. Sonra Cennetden gelen Burak adındaki beyâz hayvana binip, bir anda
Kudüsde, Mescid-i Aksâya geldiler. Cebrâîl "aleyhisselâm" kayayı parmağı ile
deldi. Burakı oraya bağladı. Geçmiş Peygamberlerden ba' zısının rûhları insan
şeklinde orada idi. Cemâ' at ile nemâz için Âdem, Nûh, İbrâhîm Peygamberlere,
imâm olmalarını sıra ile söyledi. Hiçbiri kabûl etmedi. Özr dilediler. Kusûrlu
olduklarını söylediler. Cebrâîl "aleyhisselâm", Habîbullahı ileri sürdü. Sen
varken, başkası imâm olamaz, dedi. Nemâzdan sonra, mescidden çıkıp bilinmiyen
bir mi' râc ile, bir ânda, yedi kat gökleri geçdiler. Her gökde bir büyük
Peygamberi gördü. Cebrâîl "aleyhisselâm" Sidrede kaldı ve kıl kadar ilerlersem,
yanar, yok olurum dedi. Sidret-ülmüntehâ, altıncı gökde bulunan büyük bir
ağacdır. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" Cenneti, Cehennemi, sayısız
şeyleri görüp, Refref adındaki bir Cennet yaygısı üstünde olarak Kürsî, Arş ve
rûh âlemlerini geçip, bilinmiyen, anlaşılamıyan, anlatılamıyan şeklde, Allahü
teâlânın dilediği yüksekliklere ulaşdı. Mekânsız, zemânsız, cihetsiz, sıfatsız
olarak Allahü teâlâyı gördü. Gözsüz, kulaksız, vâsıtasız, ortamsız olarak Rabbi
ile konuşdu. Hiçbir mahlûkun bilemiyeceği, anlıyamıyacağı ni' metlere kavuşup,
bir ânda, Kudüse ve oradan Mekke-i mükerremeye, Ümm-i Hânînin evine geldi.
Yatdığı yer henüz soğumamış, leğendeki abdest suyunun hareketi durmamış idi.
Dışarda dolaşan Ümm-i Hânî "radıyallahü teâlâ anhâ" uyuklamış, birşeyden haberi
olmamışdı. Kudüsden Mekkeye gelirken, Kureyşin kervanına rastladı. Kervandaki
bir deve ürkdü, yıkıldı. Sabâh olunca, Kâ' be yanına gidip mi' râcını
anlatdı. İşiten kâfirler alay etdi. Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış
dediler. Müslimân olmağa niyyeti olanlar da vaz geçdi. Birkaçı sevinerek Ebû
Bekrin evine geldi. Çünki, bunun akllı, tecribeli, hesâblı bir tüccâr olduğunu
biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular: Ey Ebâ Bekr "radıyallahü teâlâ
anh"! Sen çok kerre Kudüse gitdin geldin. İyi bilirsin. Mekkeden Kudüse gidip
gelmek, ne kadar zemân sürer dediler. Ebû Bekr "radıyallahü teâlâ anh": İyi
biliyorum. Bir aydan fazla, dedi. Kâfirler bu söze sevindi. Akllı, tecribeli
adamın sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay ederek ve Ebû Bekrin "radıyallahü
teâlâ anh" de kendi kafalarında olduğuna sevinerek: Senin efendin, Kudüse
bir gecede gidip geldiğini söyliyor. Artık iyice sapıtdı diyerek, Ebû Bekre
sevgi, saygı ve güvenc gösterdiler. Ebû Bekr "radıyallahü anh", Resûlullahın
mubârek adını işitince, (Eğer O söyledi ise, inandım. Bir ânda gidip gelmişdir)
deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp
gidiyor ve (Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekre sihr yapmış)
diyorlardı. Ebû Bekr "radıyallahü teâlâ anh" hemen giyinip,
Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında, yüksek sesle (Yâ
Resûlallah! Mi' râcınız mubârek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükrler ederim ki,
bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan
yüzünü görmekle, kalbleri alan, rûhları çeken tatlı sözlerini işitmekle
ni' metlendirdi. Yâ Resûlallah "sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem"! Senin her
sözün doğrudur. İnandım. Canım sana fedâ olsun!) dedi. Ebû Bekrin sözleri,
kâfirleri şaşırtdı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şübheye düşen, îmânı za' îf
birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resûlullah "sallallahü aleyhi ve
sellem", o gün Ebû Bekre (Sıddîk) dedi. Bu adı almakla, bir kat
dahâ yükseldi. Kâfirler bu hâle çok kızdı. Mü' minlerin kuvvetli îmânına,
Peygamberin "sallallahü aleyhi ve sellem" her sözüne hemen inanmalarına, Onun
çevresinde pervâne gibi toplanmalarına dayanamadılar. Resûlullahı
"sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem" mahcûb, mağlûb etmek için, imtihân etmeğe
yeltendiler: Yâ Muhammed "aleyhisselâm"! Kudüse gitdim diyorsun. Söyle
bakalım! Mescidin kaç kapısı, kaç penceresi var, gibi şeyler sordular. Hepsine
cevâb verirken, hazret-i Ebû Bekr, öyledir yâ Resûlallah, öyledir yâ Resûlallah
derdi. Hâlbuki, Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" edebinden, hayâsından
karşısındakinin yüzüne bile bakmazdı. Buyururdu ki, (Mescid-i aksâda
etrâfıma bakmamışdım. Sorduklarını görmemişdim. O ânda Cebrâîl "aleyhisselâm",
Mescid-i aksâyı gözümün önüne getirdi. [Televizyon gibi]
görüyor, sayıyordum. Sorularına, hemen cevâb veriyordum).
Yolda, develi yolcular gördüğünü söyledi. İnşâallah çarşamba günü gelirler
buyurdu. Çarşamba günü güneş batarken, kervan Mekkeye geldi. Fırtına eser gibi
olduğunu, bir devenin yıkıldığını söylediler. Bu hâl mü' minlerin îmânını
kuvvetlendirdi. Kâfirlerin düşmanlığını artırdı.
(Rûh-ul-beyân)da (Tefsîr-i Hüseynî)den alarak
ve (Bahr)de, imâmlığı anlatırken, diyor ki, (Resûlullahın
Mekkeden Beytül-mukaddese götürüldüğüne inanmıyan kâfir olur. Göklere ve
bilinmiyen yerlere götürüldüğüne inanmıyan ise, dâl ve mübtedi' olur). Ya' nî
sapık olur.
|