Bir kimse, iflâs edenin yanında malını aynen bulmuş ise, bu mala o, herkesten daha ziyâde hak sâhibidir.
..:: Menü ::..

..:: Bir Ayet ::..

Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar; Allah, va'dine kesin olarak muhalefet etmez. Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir


..:: Bir Hadis ::..

Kişinin malayani (boş) şeyleri terki İslam'ının güzelliğinden ileri gelir


Sitemizi destekleyin
islamiyazilar.com'u ana sayfanız yapın

Anasayfa » İslam Hukuku » Gizlenen gerçek


Gizlenen gerçek
 
Bu yazıyı facebookta paylaşıp daha çok kişinin görmesine vesile olmak için tıklayın...


Allahû Tealâ’nın kâinatta en çok sevdiği mahlûk insandır. Çünkü Allahû Tealâ dünyayı insan için yarattığını söylüyor. Kâinatı da insan için yarattığını söylüyor ve insanın emrine verdiğini söylüyor. İşte bu en çok sevdiği mahlûkundan Allahû Tealâ onun mutlu olmasından başka bir şey istemiyor. İstediği şey sadece biz insanların mutluluğu.

Allahû Tealâ bu mutluluğu dünya ve cennet saadeti olarak ikiye ayırmış ve herbirini şekle bağlamış. Bir insanın cennet saadetine ulaşabilmesi için Allah’a ulaşmayı dilemesi lâzım. Bu kurtuluştur. Daha sonra da Allah’a ezelde verdiği üç vücudunun ve iradesinin yeminini yerine getirmesi lâzım.



İşte bu yeminlerden birincisi, nefsimizin Allah’a verdiği yemindir. Mudessir Suresinin 38, 39, 40. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ buyuruyor ki:




74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).
Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).


74/MUDDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).
Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.


74/MUDDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn(yetesâelûne).
Onlar cennetlerdedir. (Diğerlerine) sorarlar.



Fizik vücudumuzun Allah’a verdiği yemin, ahd adını alıyor. Yasin Suresinin 60 ve 61. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ ahdimizden bahsediyor. Diyor ki:




36/YÂSÎN-60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.


36/YÂSÎN-61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.



Ruhumuzun Allah’a verdiği misak ise Rad Suresinin 20 ve 21. âyet-i kerimelerinde dizayn edilmiş. Diyor ki Allahû Tealâ:




13/RA' D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.


13/RA' D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.



İrademizin Allah’a verdiği misak ise Maide Suresinin 7. ve Rad Suresinin 20. âyet-i kerimelerinde dizayn edilmiş. Diyor ki Allahû Tealâ:




5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.




13/RA' D-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini ifa ederler (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederler). Ve misaklerini (diğer teslimlerle birlikte iradelerini de Allah’a teslim edeceklerine dair misaklerini) bozmazlar.



İşte böylece Allah’a verdiğimiz yeminimiz, misakimiz, ahdimiz ve irademizin misaki Kur’ân-ı Kerim’de şekillendirilmiş.



Ezelde, Allahû Tealâ ruhumuzdan da nefsimizden de fizik vücudumuzdan da irademizden de yeminler, misakler, ahdler almakla kalmamış, bunların hepsini üzerimize farz kılmış.



Bu kitabımızda sadece bir grup farzlardan size bahsetmek istiyoruz. Bu da ruhumuzun Allah’a verdiği misakin farzları. Allahû Tealâ yeminlerimizin hepsini birden Maide Suresinin 7. âyet-i kerimesinde üzerimize farz kılmış, diyor ki:




5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.



Görülüyor ki Allahû Tealâ bu âyet-i kerime ile bizi, ruhumuzun Allah’a ulaşması konusunda da, yeminlerimizle de bağlamış. En’am Suresinin 152. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ: “Allah ile olan yeminlerinizin hepsini yerine getirin.” buyuruyor.



Üç yeminimiz birden ikinci defa farz kılınmış. Neticede Allahû Tealâ’nın bu hususu 12 defa üzerimize farz kıldığını görüyoruz:



1-

39/ZUMER-54: Ve enîbû ilâ rabbikum ve eslimû lehu min kabli en ye’tiyekumul azâbu summe lâ tunsarûn(tunsarûne).
Ve Rabbinize (Allah’a) yönelin (ruhunuzu Allah’a ulaştırmayı dileyin)! Ve size azap gelmeden önce O’na (Allah’a) teslim olun (ruhunuzu, vechinizi, nefsinizi, iradenizi Allah’a teslim edin). (Yoksa) sonra yardım olunmazsınız.



2-

30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O' na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.



3-

51/ZÂRİYÂT-50: Fe firrû ilâllâh(ilâllâhi), innî lekum minhu nezîrun mubîn(mubînun).
Öyleyse Allah’a firar edin (kaçın ve sığının). Muhakkak ki ben, sizin için O’ndan (Allah tarafından gönderilmiş) apaçık bir nezirim.



4-

31/LOKMÂN-15: Ve in câhedâke alâ en tuşrike bî mâ leyse leke bihî ilmun fe lâ tutı’humâ ve sâhibhumâ fîd dunyâ magrûfen vettebi’ sebîle men enâbe ileyy(ileyye), summe ileyye merciukum fe unebbiukum bi mâ kuntum ta’melûn(ta’melûne).
Ve bilgin olmayan bir şey hakkında, şirk koşman için seninle mücâdele ederlerse, ikisine de itaat etme! Ve dünyada onlara güzellikle sahip ol. Bana yönelenlerin (ruhunu Allah' a ulaştırmayı dileyenlerin) yoluna tâbî ol. Sonra dönüşünüz Banadır. O zaman yaptığınız şeyleri size haber vereceğim.



5-

10/YÛNUS-25: Vallâhu yed' û ilâ dâris selâm(selâmi), ve yehdî men yeşâu ilâ sırâtin mustekîm(mustekîmin).
Ve Allah, teslim (selâm) yurduna davet eder ve (teslim yurduna, Zat' ına ulaştırmayı) dilediği kimseyi, Sıratı Mustakîm' e ulaştırır.



6-

73/MUZZEMMİL-8: Vezkurisme rabbike ve tebettel ileyhi tebtîlâ(tebtîlen).
Ve Rabbinin İsmi' ni zikret ve herşeyden kesilerek O’na ulaş.



7-

13/RA' D-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb(hisâbi).
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.



8-

42/ŞÛRÂ-47: İstecîbû li rabbikum min kabli en ye’tiye yevmun lâ meredde lehu minallâh(minallâhi), mâ lekum min melcein yevme izin ve mâ lekum min nekîr(nekîrin).
Rabbinize icabet edin (Allah’a ulaşmayı dileyin), Allah tarafından geri döndürülmeyecek olan günün gelmesinden önce. İzin günü, sizin için bir sığınak yoktur. Ve sizin için bir inkâr yoktur (yaptıklarınızı inkâr edemezsiniz).



9-

89/FECR-28: İrciî ilâ rabbiki râdıyeten mardıyyeh(mardıyyeten).
Rabbine dön (Allah’tan) razı olarak ve Allah’ın rızasını kazanmış olarak!



10-

6/EN' ÂM-152: Ve lâ takrabû mâlel yetîmi illâ billetî hiye ahsenu hattâ yebluga eşuddehu, ve evfûl keyle vel mîzâne bil kıst(kıstı), lâ nukellifu nefsen illâ vus’ahâ ve izâ kultum fa’dilû ve lev kâne zâ kurbâ, ve bi ahdillâhi evfû, zâlikum vassâkum bihî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).
Yetimin malına, o en kuvvetli çağına gelinceye kadar, en güzel şekliyle olmadıkça yaklaşmayın. Ölçü ve tartıyı adaletle yerine getirin. Kimseyi gücünün dışında (bir şey ile) sorumlu tutmayız. Söylediğiniz zaman, yakınınız olsa bile, artık adaletle söyleyin. Allah’ın ahdini yerine getirin (ifa edin). Böylece tezekkür edersiniz diye, (Allah) işte böyle, size onunla vasiyet (emir) etti.



11-

4/NİSÂ-58: İnnallâhe ye’murukum en tueddûl emânâti ilâ ehlihâ ve izâ hakemtum beynen nâsi en tahkumû bil adl(adli). İnnallâhe niımmâ yeızukum bihî. İnnallâhe kâne semîan basîrâ(basîran).
Muhakkak ki Allah, emanetleri sahibine teslim etmenizi ve insanlar arasında hakemlik yaptığınız zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Muhakkak ki Allah, onunla (bununla) size ne güzel öğüt veriyor. Ve muhakkak ki Allah, en iyi işiten ve en iyi görendir.



12-

5/MÂİDE-7: Vezkurû ni’metellâhi aleykum ve mîsâkahullezî vâsekakum bihî iz kultum semi’nâ ve ata’nâ vettekûllâh(vettekûllâhe) innallâhe alîmun bizâtis sudûr(sudûri).
Allah’ın, sizin üzerinizdeki ni’metini ve: “İşittik ve itaat ettik” dediğiniz zaman, onunla sizi bağladığı misâkınızı hatırlayın. Allah’a karşı takvâ sahibi olun, Muhakkak ki O, göğüslerde (sinelerde) olanı en iyi bilir.



Görülüyor ki, Allahû Tealâ ruhumuzun biz ölmeden evvel Allah’a ulaşmasını üzerimize tam 12 defa farz kılmış. İşte bu farz ruhumuzun biz ölmeden evvel vücudumuzdan ayrılıp Sıratı Mustakîm üzerinden yapacağı seyr-i sülûk adlı bir yolculukla Allah’a ulaşmasıdır. Ölümden sonra herkesin ruhu Allah’a ulaşır. Konumuz bu değil. Konumuz, ölmeden evvel insan ruhunun Allah’a ulaşması. İşte böyle bir olayın gerçekleşmesini dilemek bile bir insanı mutlaka cennet saadetinin sahibi yapar. Çünkü ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşmasını dilemek kişiyi takva sahibi kılar. İşte Rum Suresinin 31. âyet-i kerimesi:




30/RÛM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O’na (Allah’a) yönelin (Allah’a ulaşmayı dileyin) ve O' na karşı takva sahibi olun. Ve namazı ikame edin (namaz kılın). Ve (böylece) müşriklerden olmayın.



Bir insanın takva sahibi olması demek ki ruhunu Allah’a ulaştırmayı dilemesi ile mümkün. Hem Al-i İmran Suresinin 15. âyet-i kerimesi, hem de Al-i İmran Suresinin 198. âyet-i kerimesi, mutlaka takva sahibi olanların hepsinin Allah’ın cennetine gireceğini gösteriyor. Öyleyse kim ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilerse, o takva sahibi olur ve takva sahiplerini Allahû Tealâ cennetine alacağına göre mutlaka Allah’ın cennetine girer. Bu birinci hidayettir.



Ruhu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmak emri Kur’ân-ı Kerim’de hidayet kavramıyla anlatılıyor. Üç âyet-i kerime kesin bir şekilde hidayeti anlatıyor bize. Diyor ki Allahû Tealâ Al-i İmran-73’te:




3/ÂLİ İMRÂN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâu, vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve (Ehli Kitap): “Sizin dîninize tâbî olandan başkasına inanmayın.” (dediler). (Habibim onlara) De ki: “Muhakkak ki hidayet Allah' a ulaşmaktır. (İnsanın ruhunun ölmeden önce Allah’a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin, bir başkasına verilmesidir.” Yoksa onlar, Rabbiniz' in huzurunda, sizinle çekişiyorlar mı? (Onlara) De ki: “Muhakkak ki fazl Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir.” Ve Allah, Vâsi’dir (ilmi geniştir, herşeyi kapsar), Alîm' dir (en iyi bilendir).



Bakara-120 şöyle söylüyor:




2/BAKARA-120: Ve len terdâ ankel yahûdu ve len nasârâ hattâ tettebia milletehum kul inne hudâllâhi huvel hudâ ve le initteba’te ehvâehum ba’dellezî câeke minel ilmi, mâ leke minallâhi min veliyyin ve lâ nasîr(nasîrin).
Ve sen onların dînine tâbî olmadıkça (uymadıkça) ne yahudiler ve ne de hristiyanlar senden asla razı olmazlar. De ki: “Muhakkak ki Allah’a ulaşmak (Allah’ın kendisine ulaştırması) işte o, hidayettir.” . Sana gelen ilimden sonra eğer gerçekten onların hevalarına uyarsan, senin için Allah’tan bir dost ve bir yardımcı yoktur.



Kehf-17’de ise ifadesi şöyle:




18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.



Âyet-i kerimelerden çıkardığımız sonuç o ki: Hidayet açık ve kesin bir şekilde Kur’ân-ı Kerimimiz’e göre “insan ruhunun o kişi ölmeden evvel Allah’a ulaşması”dır. İşte bu hidayet son derece önemli bir kavram... Ve biz Türkiye’de mevcut 22 tane Kur’ân-ı Kerim mealinde hidayet kavramının “insan ruhunun Allah’a ulaşması” şeklinde değil, “doğru yol” olarak vasıflandırıldığını ve hep böyle tekrar edildiğini görüyoruz. Yani bir insanın ruhunu Allah’a ulaştırarak cennete ulaşacağı kesin bir vetire olmasına karşılık, insanların 14 asırda yazdıkları kitaplarla Kur’ân-ı Kerim’deki hidayet kavramını yok ettiklerini ve insan ruhunun Allah’a ulaşması demek olan hidayet kavramını doğru yol olarak Türkçeleştirdiklerini görüyoruz. Kaldı ki Sıratı Mustakîm için de şu bizim 22 tane Kur’ân-ı Kerim meali doğru yol tabirini kullanıyor. İrşad için de yine doğru yol tabirini kullanıyor.



Öyleyse burada açık bir hükümle karşı karşıyayız; 14 asırda hidayet kavramı değiştirilmiştir. Kavram, ölmeden evvel insan ruhunun Allah’a ulaştırılması olan esas mânâsından saptırılmış ve doğru yol isimli bir şekle sokulmuştur. Doğru yol ise müphem bir kavramdır. Herkese göre ayrı bir doğru yol olabilir. Meselâ İslâm’ın 5 şartıyla amel etmek doğru yol olarak değerlendiriliyor. İslâm’ın 5 şartıyla hiç kimse cennete giremez.

Ve böylece hidayet kavramı insanları cennet saadetine ulaştıracak olan temel kavram olmaktan çıkartılmıştır. Cehenneme ulaştıran bir kavram olmuştur.

Yukarıdan beri anlattığımız âyet-i kerimeler açık bir şekilde gösteriyor ki, kim ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilerse o kişinin gideceği yer mutlaka cennettir. Ruhunu Allah’a ulaştırırsa daha üst cennetlere gider. Ama hidayet kavramını ruhun ölmeden evvel Allah’a ulaşması değil de, doğru yol olarak aldığımız zaman herkesin kendisini doğru yolda görmesi kaçınılmaz bir sonuç olmaktadır. Böylece hidayet kavramının insanları Allah’a ulaştıran bir kavram olmaktan çıkartıldığını, yani insanları cennete ulaştıracak olan temel mefhum olmaktan çıkartıldığını görüyoruz. Böylece hidayet kavramı gizlenmiş ve insanların cennete ulaşması önlenmiştir. İşte bu kitap bu maksatla yazıldı. Hidayet kavramını gizlemek Allahû Tealâ’ya göre büyük bir suçtur.

Bakara Suresinin 159. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor:




2/BAKARA-159: İnnellezîne yektumûne mâ enzelnâ min el beyyinâti vel hudâ min ba’di mâ beyyennâhu lin nâsi fîl kitâbi, ulâike yel’anuhumullâhu ve yel’anuhumul lâinûn(lâinûne).
Muhakkak ki, beyyinelerden indirdiğimiz şeyleri ve hidayeti (ölmeden evvel ruhun Allah' a ulaştırılmasını) Kitap' ta insanlara açıklamamızdan sonra gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder ve lânet ediciler de onlara lânet eder.



Allahû Tealâ’nın söylediği şey son derece açık. Hidayeti ketmedenler (gizleyenler) hem Allah’ın hem de lânet edenlerin hepsinin lânetine uğrarlar, gidecekleri yer cehennemdir. Şu anda Kur’ân-ı Kerim indirilişinden 14 asır sonra hidayet kavramının gizlendiğini kesin olarak tesbit etmiş bulunuyoruz. İşte bu kitapta 22 tane Kur’an-ı Kerim mealinde hidayet kavramının geçtiği âyet-i kerimelerin hepsi alınmıştır. Bu âyet-i kerimelerde hidayet kavramının, insan ruhunun ölmeden evvel Allah’a ulaşması olmaktan nasıl çıkarılıp, ne olduğu belirsiz bir doğru yol kavramına nasıl çevrildiğini görüyoruz. Doğru yolun herkese göre farklı bir mânâsı olduğu cihetle insanlar İslâm’ın beş tane şartını yerine getiriyorlar ve diyorlar ki: “biz doğru yoldayız.” Onların bir kısmını yerine getiriyorlar, gene doğru yoldayız diyorlar. Oysaki bir insanın hidayete adım atması Allah’a ulaşmayı dilediği gün gerçekleşir. Mürşidine ulaştığı gün, ruhunun vücudundan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkması ise daha üst cennete ulaştırır. Ne zaman bir insan mürşidine ulaşırsa, o gün ruhu vücudundan ayrılır ve Allah’a doğru yola çıkar. İşte bu Sıratı Mustakîm üzerinden yapılacak olan seyr-i sülûk isimli bir yolculuktur. Bu yolculuğu kişinin başlattığı nokta, ruhunun Allah’a doğru yola çıktığı noktadır. İşte Allahû Tealâ bunun ancak mürşide ulaşıldığı gün gerçekleştiğini söylüyor. Kur’ân-ı Kerimimiz’de böyle bir ruh çıkışı yani Allah’a doğru ruhun yola revan olması hidayetin 2. basamağı olarak vasıflandırılıyor. Bu hidayete adım atmanın, yedi tane gök katının aşılarak Allah’a ulaşılması ile noktalanması söz konusu. İnsan ruhu Sıratı Mustakîm üzerinde seyr-i sülûk adlı bir yolculukla yedi tane gök katını aşıyor. En son Sidret-ül Münteha’ya ulaşıyor. Onu aşıp yokluk’a (adem) geçiyor ve yokluk’ta Allah’ın zat’ına ulaşıyor, Nebe Suresinin 39. âyet-i kerimesine göre:




74/MUDDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).
Bütün nefsler, iktisap ettikleri (kazandıkları) dereceler sebebiyle (karşılığı olarak) rehinedirler (bağlıdırlar).


78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk' a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah' a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisine Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm' i) yol ittihaz eder. (Allah' a ulaşan kişiye Allah) meab (sığınak, melce) olur.



O kişinin ruhunun Allah’ın Zat’ında ifna olması ve orada da Allah’a teslim olmasıyla noktalanıyor.



Bu da hidayete ermektir. Allah’a ulaşmayı dilemek, hidayete adım atmak, ruhun Allah’a ulaşması ise hidayete ermektir. Bunun gerçekleşmesi bir talebe bağlıdır; insanın Allah’a ulaşma talebi. Böyle bir talebi yoksa insanın, Allahû Tealâ o kişinin Allah’ın âyetlerinden gâfil olduğunu ve cehenneme gideceğini söylüyor, Yunus Suresinin 7. âyet-i kerimesinde:




10/YÛNUS-7: İnnellezîne lâ yercûne likâenâ ve radû bil hayâtid dunyâ vatmeennû bihâ vellezîne hum an âyâtinâ gâfilûn(gâfilûne).
Muhakkak ki onlar, Bize ulaşmayı (hayatta iken ruhlarını Allah’a ulaştırmayı) dilemezler. Dünya hayatından razı olmuşlardır ve onunla doyuma ulaşmışlardır ve onlar âyetlerimizden gâfil olanlardır.



Görüyorsunuz ki Allahû Tealâ ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilemeyenlerin, Allah’ın âyetlerinden gâfil olduğunu söylüyor. Ordinaryüs Profesör olsa, İlâhiyat Fakültesi’ne dekan olsa netice değişmiyor. O kişiler Allah’ın âyetlerinden gâfiller olarak değerlendiriliyor. Yetmez, bir sonraki âyet-i kerimede Allahû Tealâ bu insanların gideceği yerin ateş olduğunu yani cehennem olduğunu söylüyor. Öyleyse Allah’a ulaşmayı dilemek veya dilememek, son derece önemli bir konu. Dilemeyenler için Allah’ın kesin hükmü var: cehennem. Konu bu kadar önemli. Yani şu dünya üzerindeki hiçbir insan Allah’a ulaşmayı dilemedikçe kurtuluşa ulaşamaz, cennete giremez.



Oysaki bugün İslâm dîni, insanları İslâm’ın beş tane şartına bağlamış: Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kelime-i şahadet getirmek. ve bunlardan hiçbirisi Allah’a ulaşmayı diletmiyor insana. Hiçbirisi insanı Allah’a ulaşmayı dilemeye götürmüyor, böyle bir dileğin sahibi kılmıyor. Böyle bir dileğin sahibi olmayan bütün insanlarınsa cehenneme gideceği Kur’ân-ı Kerim’ce kesinleştirilmiş.



Öyleyse hidayeti dileyenler de mi var? Evet, var.

İşte Rad Suresinin 22. âyet-i kerimesi:




13/RA' D-22: Vellezîne saberûbtigâe vechi rabbihim ve ekâmûs salâte ve enfekû mimmâ rezaknâhum sirren ve alâniyeten ve yedreûne bil hasenetis seyyiete ulâike lehum ukbed dâr(dâri).
Onlar, sabırla Rab’lerinin vechini (Zat’ını, Zat’a ulaşmayı ve Allah’ın Zat’ını görmeyi) dileyenler ve namazı ikame edenler, onları rızıklandırdığımız şeylerden gizli ve açıkça infâk edenlerdir. Ve seyyiati, hasenat ile (iyilikle) savan kimselerdir. İşte onlar için, bu dünyanın (güzel bir) akıbeti (sonucu) vardır.



Allahû Tealâ birtakım insanların Allah’a ulaşmayı sabırla dilediklerini söylüyor.

Öyleyse Allahû Tealâ’ya ulaşmayı dileyenler var Kur’ân-ı Kerimimiz’de.

Peki, Allah da bu insanları kendisine ulaştırmayı diler mi?

Evet! En’am Suresinin 125. âyet-i kerimesi:




6/EN' ÂM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrahu lil islâm(islâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrahu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Öyleyse Allah kimi Kendisine ulaştırmayı dilerse onun göğsünü yarar ve (Allah’a) teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların üzerine azap verir.



Öyleyse bir üçüncü etap daha olmalı. Allah kendisine ulaştırmayı dilediği insanları kendi Zat’ına ulaştırıyor olmalı.

Gerçekten ulaştırmayı dilediği bu insanları Allah kendisine ulaştırıyor mu? Evet. Allah’ın bir kısım insanları kendisine ulaştırdığı kesin, Kehf Suresinin 17. âyet-i kerimesi:




18/KEHF-17: Ve terâş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minhu, zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah’ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah’a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.



Görüyoruz ki Allah açık bir şekilde insanları kendisine ulaştırıyor. Yani hidayete erdiriyor.

Öyleyse üç tane safha var.

Birinci safhada insanoğlu Allah’a ulaşmayı diliyor (dilemezse zaten kurtuluşu mümkün değil).

İkinci safhada Allah da onu kendisine ulaştırmayı diliyor.

Üçüncü safhada ise mutlaka ulaştırıyor. Şimdi beraberce bakalım gerçekten böyle mi?

Allah’a ulaşmayı dileyen bir insan âmenû olmuştur.

İşte Hud Suresinin 29. âyet-i kerimesi:




11/HÛD-29: Ve yâ kavmi lâ es’elukum aleyhi mâlâ(mâlen), in ecriye illâ alâllâhi ve mâ ene bi târidillezîne âmenû, innehum mulâkû rabbihim ve lâkinnî erâkum kavmen techelûn(techelûne).
Ve ey kavmim! Buna (tebliğ ettiğim şeylere) karşılık sizden mal olarak (bir şey) istemiyorum. Eğer ücretim (ecrim) varsa ancak Allah’a aittir. Ve ben âmenû olanları (Allah’a ulaşmayı dileyenleri) tardedecek (uzaklaştıracak, kovacak) değilim. Muhakkak ki onlar, Rab’lerine mülâki olacaklar (ulaşacaklar). Ve lâkin ben, sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.



Görülüyor ki kim âmenû olursa o kişi mutlaka Allah’a mülâki olacaktır. Yani ruhunun mutlaka Allah’a ulaştırılacağı Allahû Tealâ tarafından garanti edilmektedir.

Bakara Suresinin 156, 157. âyet-i kerimelerinde de aynı şey söyleniyor:




2/BAKARA-156: Ellezîne izâ esâbethum musîbetun, kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn(râciûne).
Onlar ki, kendilerine bir musîbet isabet ettiği zaman: “Biz muhakkak ki Allah içiniz (O’na ulaşmak ve teslim olmak için yaratıldık) ve muhakkak O’na döneceğiz (ulaşacağız).” derler.


2/BAKARA-157: Ulâike aleyhim salâvâtun min rabbihim ve rahmetun ve ulâike humul muhtedûn(muhtedûne).
İşte onlar (dünya hayatında Allah’a mutlaka döneceklerinden emin olanlar) ki Rab’lerinden salâvât ve rahmet onların üzerinedir. İşte onlar, onlar hidayete ermiş olanlardır.



Görülüyor ki: “Biz Allah içiniz, Allah için yaratıldık ve mutlaka Allah’a ulaşacağız” deyince kişi Allah’a ulaşma talebini kesinleştirmiş oluyor. İşte bu kişinin hidayete ereceği bir sonraki âyet-i kerimede kesin olarak açıklanmış. Demek ki kim Allah’a ulaşmayı dilerse yani Allah’a ulaşmayı kesin bir talep olarak ortaya koyarsa, böyle bir insanın sonuçta mutlaka hidayete erdiğini, ruhunu Allah’a ulaştırdığını görüyoruz.



İşte Ankebut Suresinin 5 ve 6. âyet-i kerimelerinde Allahû Tealâ diyor ki:




29/ANKEBÛT-5: Men kâne yercû likâallâhi fe inne ecelallâhi leât(leâtin), ve huves semîul alîm(alîmu).
Kim Allah’a mülâki olmayı (hayattayken Allah’a ulaşmayı) dilerse, o taktirde muhakkak ki Allah’ın tayin ettiği zaman mutlaka gelecektir (ruhu mutlaka hayattayken Allah’a ulaşacaktır). Ve O; en iyi işiten, en iyi bilendir.


29/ANKEBÛT-6: Ve men câhede fe innemâ yucâhidu li nefsihî, innallâhe le ganiyyun anil âlemîn(âlemîne).
Ve kim cihad ederse, o taktirde sadece kendi nefsi için cihad eder. Muhakkak ki Allah, âlemlerden müstağnidir (hiçbir şeye ihtiyacı yoktur).



Bu da bize gösteriyor ki, Allah’a ulaşmayı dileyen kişi mutlaka Allah’ın Zat’ına Allahû Tealâ tarafından ulaştırılır:




42/ŞÛRÂ-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).



Bütün sahâbenin ruhlarını Allah’a ulaştırdığını görüyoruz.

İşte Zumer Suresi 18. âyet-i kerime:




39/ZUMER-18: Ellezîne yestemiûnel kavle fe yettebiûne ahsenehu, ulâikellezîne hedâhumullâhu ve ulâike hum ulûl elbâb(elbâbi).
Onlar, sözü işitirler, böylece onun ahsen olanına tâbî olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayete erdirdikleridir. Ve işte onlar; onlar ulûl’elbabtır (daimî zikrin sahipleri).



Bütün sahâbe hidayete ermiştir ve bütün sahâbenin felâha erdiğini, cennet müjdesiyle müjdelendiğini görüyoruz. A’raf Suresi 157. âyet-i kerime, Allahû Tealâ buyuruyor ki: “Onlar ki Ümmi, Resûl, Nebî’ye tâbî olurlar. İşte onlar felâha erenlerdir.” O Ümmi, Nebî, Resûl’e kim tâbî olmuşsa tâbî olanlar felâha erdiler yani cennet müjdesiyle müjdelendiler. Bilindiği gibi Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e tâbî olanlara SAHÂBE deniyor.



Öyleyse kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah da onu diliyor ve o kişiyi mutlaka kendisine ulaştırıyor. Allah’a ulaşmayı dileyen bütün insanları da mutlaka cennet saadetine ulaştırıyor. Şimdi hal böyleyse, Allahû Tealâ bütün insanların ruhunu ölmeden evvel Allah’a ulaştırmayı dilemelerini ve ulaştırmalarını tam 12 defa farz kılmışsa, bu hususu gerçekleştiren herkesin, mutlaka cennete gideceğini söylüyorsa, hem takva sahibi olarak hem de sadece ruhunu Allah’a ulaştırdığı cihetle mutlaka cennete ulaştıracağını söylüyorsa ve bütün sahâbe ruhlarını Allah’a ulaştırmışsa ve de cennete gidecekleri Kur’ân-ı Kerim’e göre kesinleşmişse ve de 14 asır sonra insanlar insan ruhunun Allah’a ulaşması demek olan hidayeti Kur’ân-ı Kerim’de hemen hemen bütün hidayet âyetlerinde gizlemişlerse, o_zaman gizlemeyi yapıp da açıklığa kavuşturmayan bu insanların omuzlarında vebal olduğu kesindir. İşte bu perdeyi aralamak için bu kitap, kaleme alındı. Bugün Türkiye’de piyasada bulunan 22 tane Kur’ân-ı Kerim mealinde HİDAYET’in nasıl gizlendiğini sizlerin gözleri önüne sermek üzere bu kitap yazıldı.



Hidayetin Kur’ân-ı Kerim’de açık ve kesin olarak yer almasına rağmen, insanlar tarafından nasıl perdelendiğini, nasıl gizlendiğini ve nasıl hedefsiz hale getirildiğini, bu kitapta 22 tane Kur’ân-ı Kerim mealinin hidayet âyetlerinde ayrı ayrı göreceksiniz. 14 asırda Allah’ın hidayet mefhumu insanlar tarafından nasıl yok edilmiş onu göreceksiniz. Biz kitabı hazırladık. Okumak ve hüküm vermek sizin işiniz. Sizin ellerinize kitabı teslim ediyoruz. Umarız ki, dîni öğretenlerin aldığı vebali sizler de almazsınız. Allahû Tealâ Ahzab Suresinin 67 ve 68. âyet-i kerimelerinde diyor ki:




33/AHZÂB-67: Ve kâlû rabbenâ innâ ata’nâ sâdetenâ ve kuberâenâ fe edallûnâs sebîl(sebîlâ).
Ve cehennemde olanlar derler ki: “Yarabbi, muhakkak ki biz, sâdatlarımıza (dînde ileri gidenlerimize) ve küberamıza (büyüklerimize) itaat ettik. Ve böylece Senin yolundan (Sıratı Mustakîmi’nden) saptık.”


33/AHZÂB-68: Rabbenâ âtihim dı’feyni minel azâbi vel anhum la’nen kebîrâ(kebîren).
“Rabbimiz, onlara iki kat azap ver ve onları büyük bir lânetle lânetle.”



Devrin küberası, büyükler. Devrin sâdatları ise ileri gelenler. Hangi konuda ileri gelenler? Tabiatıyla dîni bir vecibenin yerine getirilmesi söz konusu olduğuna göre dîn öğretiminde ileri gelenler. İşte bütün devirlerde insanlara Allah’ın dînini yanlış öğreten, birçok, dînde ileri gelen insan oluşmuş. Bugün ülkemizde devrimizin sâdatları da iki grupta toplanıyor: Diyanet İşleri Teşkilâtı’nın kadrosunun büyük kısmı ve İlâhiyat Fakültelerindeki öğretim kadrosunun büyük kısmı. Ülkemizdeki dîn öğreticilerinin hiçbirinin bu yanlış uygulamayı kasten yapmadıklarına eminiz. Muradımız asla onları suçlamak değildir. Bizim hedefimiz sadece yanlışları düzeltmek ve bundan sonra doğruların öğretilmesini sağlamak ve hidayet mefhumunun kaybolması, yok olması sebebiyle cehenneme gidecek olan 70 milyondan fazla insanın vebalinden, ülkemizdeki dîn öğreticilerini kurtarmaktır.

Bu kitap, içinde bulunduğumuz HİDAYET ÇAĞI’nda (ASR-I HİDAYET’te) uhdemize tevdi edilen bu mukaddes görevin bir önemli parçası, bir kilometre taşıdır.

Biz aradan çıkıyor ve kitabı sizlere teslim ediyoruz. Hüküm sizin.

Allah hepinizden razı olsun ve hepinizi vebalden korusun.



Dualarımızla

İMAM İSKENDER ALİ MİHR







Text Box: Bu bölümde,
İmam İskender Ali M İ H R’e
ait Kur’ân-ı Kerim meallerinin dışındaki 22 tane Kur’ân-ı Kerim’e
ait metinler, kitaplarda nasıl yazılmışsa
aynen alınmıştır.












1/FATİHA-6, 7



1- İhdinas sırâtel mustakîm(mustakîme) sırâtallezîne en’amte aleyhim gayril magdûbi aleyhim ve lâd dâllîn(dâllîne).



1- (Bu istiane’n ile) bizi, SIRATI MUSTAKÎM’e (Allah’a ulaştıran yola) hidayet et (ulaştır). O (SIRATI MUSTAKÎM) ki; (başlarının) üzerlerine (Devrin İmamı’nın ruhunu) ni’met olarak verdiklerinin yoludur. Üzerlerine gadap duyulmuşların ve dalâlette kalmışların (Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerin) yolu değil.



Cevap yazmak için üye olun


Yazıyı çok sevdim hemen arkadaşıma göndereyim

Adınız Soyadınız
Arkadaşınızın adı soyadı
Arkadaşınızın E-Posta adresi



Eklenme Tarihi: 28.02.2014 21:04:24
Kaynak : İnsanlığın kurtuluşu
Yazıyı Ekleyen : axnatun
 Bu  yazı Bugün 0 kez okundu.
 Bu  yazı Toplam 935 kez okundu.
axnatun bugüne kadar toplam 1 yazı ekledi.
..:: Üye Paneli ::..
K.Adı :
Şifre  :
Beni Hatırla

..:: Favorilerimiz ::..
dedektör
nokta dedektör
nasıl gidilir
karikatür

..:: Son yorumlananlar ::..

''Allah (Haşa) Seçimlerimizi Bilemez'' Diyen Hocalara Cevap

KOMİK RESİMLİ YAZILAR

hadis

yemek tarifleri resimleri

HADİSLERİN EN GUZELİ


..:: Günün Yazıları ::..

KURANDAKİ SIRAYA GÖRE SURE İSİMLERİ

4 BÜYÜK KİTAP HANGİ PEYGAMBERLERE GELDİ

allahın 7 ismi

itaat

Kuran Arapçadır, Ama Hükümleri Evrenseldir


Bugün Hiç Okunmadılar..

BİR BABA KIZINI EVLENDİRECEĞİ ZAMAN

ESMA_ÜL HÜSNA VE ŞERHİNDEN OLAN SAMED

BERAT GECESİ

Öyle bir namaz kılacaksin ki Mevlanaca

Yeniden diriliş mümkünmüdür


..:: Online Üyeler ::..


Doğum Günü Bugün Olanlar
merdo , merve i sefa , ezin , müjdat , gülenyağmur , rukiyye_temizel , karutlar ,

..:: Arama ::..

Bul:  

..:: En Son Arananlar ::..

oryantalistabdussamedmekkedervisamKafirunislamiresimlerislamın şartıingilizcehz.nuh

..:: Rasgele 5 Üyemiz ::..

   cosmicisin
   Hazarbey
   ummuhan1977
   azrahil
   Gül bahçemse solmaz ebedi bahar

Bu siteye eklenen yazılardan, yazıların yazarları sorumludur. Yazı eklerken alıntı yapılan kaynak mutlaka yazı sonunda belirtilmelidir. Mevcut herhangi bir yazıdan rahatsız olanlar suistimal@islamiyazilar.com mail adresine bilgi vererek duruma göre yazının kaldırılmasını sağlayablirler.