Gaybı kim bilir?
Kur' ân, gayba imanı müminlerin sıfatı saymıştır. Muhtelif ayetlerde yedi semadan, Cenab-ı Hakk’ın semaların ve âlemlerin Rabb' ı olduğundan bahsedilmekte, “gayb ve şehadet âlemi” tabirleri de birbirinin mukabili olarak sıkça zikredilmektedir. Bunlardan birincisi duyular ötesi, ikincisi ise duyularla idrak olunan âlem karşılığında kullanılmaktadır. Gayb kelimesinin de bazı yerlerde sadece Allah' ın bildiği “mutlak gayb”, bazı yerlerde ise yaratıklardan bir kısmının bilip, bir kısmının bilmediği “izafî gayb” olarak kullanıldığı görülmektedir. İslâm bilginleri izafi gaybı mutlak şehadet (madde âlemi) ile mutlak gayb arasında olan şeyler (misal, hayal, nefis ve akıl âlemleri gibi) diye de tanımlamaktadırlar.
İnsanlık, kendisi için bir muamma, ulaşmak isteyip de bir türlü ulaşamadığı bir özlem ve ideal olarak gördüğü gayb âlemini, önemli ve güçlü kimselerin aralamasını beklemiş ve kendisinden üstün özelliklere sahip olduklarını kabul ettiği varlıklara gaybı bilme niteliği vermiştir. Başka bir ifade ile kendi yeteneklerine göre daha üstün özellikler taşıdığını var saydığı kimseleri gayb konusunda bilgi sahibi olarak düşünmüştür. Aksini ise bu varlıklar için bir eksiklik saymıştır. Bu uygulamaya örnek olarak nebiyi, “gaybtan haber veren insan” olarak kabul eden İsrail oğulları, peygamberimizin nübüvvetinin doğruluğunu, gayb hakkında sordukları sorulara vereceği cevaplarla tesbite çalışan Ehl-i kitap gösterilebilir. Gelecekten haber vermeyle ilgili kehânet, ilm-i nücûm, cifr ve ebced, fal, ilmü' l-hurûf gibi sanatlar tarihte olduğu gibi günümüzde de birçok insanın zihnini meşgul etmektedir.
İslâm' a göre gaybın bilinip bilinemeyeceği, bilinebilecekse bunun ne ölçüde mümkün olabileceği ve hangi yollarla gerçekleştirebileceği, bu yazımızın konusu olacaktır.Tevfik Allah(cc)’dandır.
Yüce Allah, gayb’le ilgili Kur' ân' da değişik âyetlerde şöyle buyurur:
"Göklerin ve yerin gaybı Allah' a aittir." (Nahl, 77)
"Göklerin ve yerin gaybı O' nundur." (Kehf, 26)
"O, görünmeyeni (gaybı) ve görüneni bilir." (Müminun, 92)
"Allah göklerin ve yerin gaybını bilendir. O, göğüslerin özünü bilir." (Fatır, 38)
"De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah' tan başka kimse bilmez. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler." (Neml, 65)
Göklerin ve yerin gaybını bilmek yalnızca Allah' a mahsustur. Her iş O' na döndürülür. Sen yalnızca O' na ibadet et ve yalnızca O' na dayan. Rabbin yaptıklarınızın hiçbirinden gafil değildir.(Hud,123)
Bütün bu ifadeler mutlak manada gaybın Allah' tan başka hiç kimse tarafından bilinemeyeceğini çok açık bir şekilde ortaya koyar. Kur' ân-ı Kerim, gaybı bilmeyi Allah' ın yüce sıfatlarından biri olarak kabul etmektedir.“Âlimu' l-gayb”ve “Allâmü' l-guyûb” şekillerinde geçen ayetler, bu özelliğin Allah' ta bulunan bir sıfat olduğunu ifade etmektedir. Ancak hasr (sınırlandırma) ifadesi kullanılmadığı için, bu ayetlerden gaybı bilmenin sadece Allah' a mahsus olduğu mânası çıkarılamaz. Bilakis "gayb" kelimesinin yeraldığı iki âyette Allah' ın gaybı hiç kimseye bildirmeyeceği fikrine bir istisna getirildiğini görüyoruz.
Yüce Allah, Al-i İmrân sûresinin 179. âyetinde şöyle buyurur: "Allah size gaybı bildirecek değildir, fakat, Allah elçilerinden dilediğini seçer. O halde Allah' a ve peygamberlerine îman edin". Ayrıca Cin sûresinin 26-27. âyetlerindeki ifadeler de şöyledir: "Gaybı bilen O' dur ve hoşnud olduğu bir elçi hariç hiç kimseye gaybını açıklamaz...".
Burada her iki sûredeki ifadelerin ortak noktalarını sıralarsak; Her iki ifadedeki ortak birinci nokta, Allah' ın gaybı kimseye açıklamayacağı, bildirmeyeceği fikridir. İkinci ortak nokta da, birisinde "lâkin" kelimesiyle diğerinde "illâ" istisna edatıyla başlayan ibarelerle Allah' ın gaybı/gaybını hiç kimseye açıklamayacağı genel hükmünün istisna edilişidir. İfadelerin bu ikinci kısımlarından anlaşıldığına göre Allah, herhangi bir elçisine gaybını açıklayabilir.
Burada "Rasûl" kelimesinden kimlerin kastedildiği konusu, üzerinde durmamız gereken ana konudur. Acaba bu kelimeden Allah' ın insanlığa mesajını ulaştırmak için seçtiği peygamberler mi kastediliyor yoksa peygamberlerin dışında diğer insanlar da bu kelimenin şümulüne girer mi? sorusu akla gelebilir. Bu konudaki görüşleri maddeleştirerek nakledelim:
1- "Rasûl" kelimesinden murad; Allah katından vahiyle mesaj alan ve kendilerine Allah' ın elçisi olarak inanılması gereken peygamberler ve meleklerdir.
Rasûl kelimesi, feûl kipinde olup, mesaj, risâlet, elçi olarak seçilip gönderilen, kendisini gönderenin haberlerini sadakatle izleyen, tabi olan gibi anlamlara gelir. Allah’ın elçisi/leri (rusulullah) ifadesiyle, hem melek elçiler, hem de beşer elçiler (Peygamberler) kastedilmiştir.
Tefsirlere bakıldığında, rasûl kelimesinin, ağırlıklı olarak bu anlamda kullanıldığı görülür. Nitekim Al-i İmrân sûresindeki âyette "...fakat dilediği elçiyi seçer (ayırdeder)..." ifadesinden hemen sonra ' fe âminu billahi ve rasûlihi (O halde Allah' a ve peygamberlerine inanın) ibaresi, "rasûl" kelimesini vahîy alan ve onu insanlara iletmekle görevli biri olarak alınmasını gerektiriyor. Cinn sûresinin 28. âyetinde de yine "gönderilen mesajların tebliğ edilmesi" fikrinin işlendiğini görülmekte. Bu bakımdan her iki âyette geçen "rasûl" ve "rusul" kelimelerinden Allah' ın peygamberlerinin kastedildiğini söylemek gerekir. Nitekim bu konuda sahabe ve tabiînden bize intikal eden haberler de her iki âyetteki "rasûl" ve "rusul" kelimelerinin peygamberler olduğunu göstermektedir. Ehl-i Sünnet’e mensup alimlerin bir bölümü ve Mu’tezile bu görüştedir.
İmam Ebu Hanife (Rh.a) bu hususta şöyle der: "Kalplerde olanı Allah ve O' nun vahyettiği bir Rasulden başka kimse bilemez.Vahiy olmadan, kalplerdekini bildiğini iddia eden, alemlerin Rabbinin ilmine sahip olduğunu iddia etmiş olur..."
İmam Kurtubî ilgili ayetlerin tefsiri sadedinde şu açıklamaları yapmaktadır: "Allah, peygamberi gaybından dilediğine muttali kılar. Çünkü peygamberler, mûcizelerle teyid edilmişlerdir. İşte gayb olan bazı şeyleri bildirmeleri de bunlardandır. Hz. İsa' nın bazı kimselere evlerinde neleri sakladıklarına dair haber vermesi gibi. Yüce Allah, peygamberlerden razı olduğu kimseleri istisna etti. Onlara vahyetmek sûretiyle gaybından dilediğini onlara öğretti. Bunu onlara bir mûcize ve peygamberliklerine dair doğru bir delalet olarak vermiştir. Müneccim ve benzeri kimseler olan falcılar ve gayba dair haber verdiklerini iddia eden kimseler ise, Allah' ın beğenip seçtiği peygamberlerden değildir. Aksine bunlar, sezgi, tahmin ve yalanlarıyla Allah' a karşı yalan söyleyip iftiralarda bulunan kâfirlerdir.
Günümüz müfessirlerinden M.Ali Sâbuni de bu hususta şöyle der: “Allah (c.c), bazı peygamberler hariç, hiç kimseye gaybı bildirmez. O peygamberlere, mucize olsun diye, bazı gaybları bildirir. Çünkü peygamberler mucizelerle desteklenirler. Bazı gaybları haber vermeleri de bu mucizelerdendir. Nitekim Yüce Allah, İsa(a.s.)' dan meâlen şöyle nakletmiştir: "Ayrıca evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm"( ÂI-i İmrân sûresi, 3/49)
Sonuçta Allah(cc) tümüyle olmasa bile bu tür gaybın bazı noktalarını ve müfredatından bazılarını seçtiği rasüllerine bildirebileceğini söylemiş ve bildirdiği de olmuştur. Bu türden olmak üzere (vahye dayanarak) bizim Peygamberimiz de istikbale ait birçok haberler vermiş ve söylediği gibi çıkmıştır. Ama vahye dayanmadan istikbali, peygamberlerin dahi bilemeyeceğine dair pek çok nass mevcuttur.
Hz. Muhammed’in gayb bilgisi ve gaybten haber vermesi ifrat ve tefritin en zirveye çıktığı bir konu olduğu için burada üzerinde durmalıyız:
İfrat ve tefrit görüşlerin en çok yaygın olduğu Hind Yarımadasında ortaya çıkan Birelvîler başta olmak üzere bazı tarikat ve ekoller; Hz. Muhammed’in gayb bilgisi ve gaybten haber vermesi konusunda, O’nu Allah’ın yanına koyarak yetkilerine ortak ve Allah’la beraber kendisine de kulluk edilen bir konuma yükseltmişlerdir. Birelvîler’in önderi Ahmed Rızâ Hân Birelvî şöyle der: “Hz. Peygamber, cüz’î ve küllî bütün ilimleri bilir. O, her şeyi kuşatmıştır. İçinde bütün olanların ve olacakların yazılı olduğu levh ve kalem ilmi Hz. Peygamberin ilminden bir parçadır. Kıyamet ne zaman kopacak, yağmur ne zaman ve ne kadar yağacak, annenin karnında ne var, yarın ne olacak, filan nerede ölecek. Ayet-i kerimede zikredilen bu 5 gaybdan hiçbiri Hz. Peygambere gizli değildir. Peygamberler, doğuştan ârif-i billah olurlar ve gaybı bilirler. Alemdeki hiçbir şey Hz. Peygamberden gizli değildir. O temiz ruh, arşın tabakalarına, dünya ve ahirete, cennet ve cehenneme muttalidir. Çünkü bütün bunlar, kemâlâtı içinde bulunduran o zat için yaratılmışlardır…”
“İfrat tefriti doğurur” sözünü doğrularcasına çok geçmeden yine –ne hikmetse!!- Hind Yarımadasında ortaya çıkan Ehl-i Kur’an ve ülkemizdeki temsilcileri olan Kur’an İslamcıları bu kez Birelvilerin tam zıddını iddia etmişlerdir. Hem de yalnızca Kur’ana dayanarak! “ De ki “Allah dilemedikçe ben kendime bir fayda ve zarar verecek değilim. Eğer gaybı bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben ancak, inanan insanlar için bir uyarıcı ve müjdeciyim.”( A’râf, 188) “(Ey Muhammed!) De ki; “ Size “Allah’ın hazîneleri elimdedir” demiyorum; gaybı da bilmiyorum; size: “ Ben bir meleğim” de demiyorum. Ben, ancak bana vahyolunana uyuyorum.” De ki: Kör ile gören bir midir? Hiç düşünmüyor musunuz?”( En’am, 50; Hud, 31 )
Yukarıdaki ayetleri alt alta sıralayan Kur’an İslamcılarının vardığı sonuç: “Allah’tan başka hiçbir kimse gaybı bilemez. Allah, her çeşit gayb haberlerinden dilediğini, yalnız peygamberlerine, vahyederek bildirmiştir. Son Peygamber ’e bildirilen gayb haberleri, Kur’an’da yer almış olanlardan ibarettir.”
Peygamberler insandır, ancak onlara vahiy gelmesi itibariyle insanların en seçkini olup kemal derecesinin en üst basamağındadırlar; hiçbir insana nasip olmayan ilâhî bir hikmet ve ihsan olan peygamberlik onlara nasip olmuştur. Vahiy, peygamberleri diğer insanlardan ayıran en önemli ve peygamberlere mahsus bir özelliktir. Bu gerçeği Allah bir ayette şu şekilde dile getirmektedir: “De ki; ben de sizin gibi sadece bir insanım. Şu kadar ki bana ilahınızın sadece bir ilah olduğu vahyolunuyor.”(Kehf,110) Bu durumda bilgi edinme bakımından peygamberler, beşeri bilgiler yanında hiçbir çaba ve gayretle elde etme imkanı olmayan ve hiç kimsenin ulaşamayacağı vahyi bilgilere sahip olma özelliğine sahiptirler.
Kur’an-ı Kerîm’in bize öğrettiğine göre, Hz. Peygamber kendisine vahiy gelmeden önce diğer insanlar gibi alelade bilgilere sahipti. Vahyin gelişinden önce başka insanların sahip olduklarının dışında herhangi bir bilgi kaynağı yoktu. Nitekim Kur’an’da: “İşte böylece sana da emrimizle Kur’an’ı vahyettik, sen Kur’an nedir, iman nedir bilmezdin.”(Şura,52) buyurulmuştur. Dahası, Hz. Peygamber’in en temel bilgisinin vahiy olduğu konusunda bir şüphe ve şaibeye yer vermemek için de Yüce Allah, O’nu okur yazar olmayan (ümmi) kulları arasından seçmiştir.[14]
Dinin esası vahye dayanmaktadır. Ayrıca bu konuda Hz. Peygamber’in bilmesi gerekenleri bildiğinden şüphe edilmemesi gerekir. Zira bir peygamber olarak zaten bu konuda yetkili tek kişidir. Konunun bizi ilgilendiren kısmı onun kendisine vahiy olarak verilen bilgileri teferruatıyla bilip bilmediğidir ve sınırının olup olmadığıdır. Ancak Allah tarafından peygamberlere aktarılan bu bilgilerin sınırsız olduğunu düşünmek yanıltıcı ve böyle bir şeyi iddia etmek de yanlıştır. Çünkü Hz. Peygamber’in vahye dayalı bilgilerin hepsini ayrıntılı bir şekilde bilmediğini ve eğer kendisine bir soru sorulmuşsa bilmiyorsa ve gerekiyorsa vahyin gelmesini beklediğini bildiren rivayetler bulunmaktadır. Peygamberlere verilen bilginin boyutları ve sınırlarını Allah’ın tespit ve tayin ettiğini düşünmek gerekmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber’e verilmeyen bilgiler de vardır. Bazı ayetlerde de belirtildiği üzere mutlak gayb alanına giren bilgiler bu kapsamdadır. Mutlak gayb bilgisi hiçbir kimseye verilmemiştir. Hz. Peygamber’in bildiği gayb bilgisi gayb-ı mutlak değil, Gayb-ı muhber’dir”,[15] yani Allah tarafından kendilerine bildirilen kadardır.[16] Bu da Hz. Peygamber’in gayba ait bazı bilgileri bilebildiğini ama bunları kendi çaba ve gayretiyle öğrenmeyip kendisine bildirilenlerden ibaret olduğunu göstermektedir.
Hz. Peygamber' e gelen bütün vahiylerin Kur' ân-ı Kerim' de yer aldığını ileri sünmek ve vahyi Kur' ân-ı Kerim ile sınırlandırmak doğru değildir. Böyle bir iddiaya önce Kur' ân-ı Kerim mani olmaktadır. Şöyle ki Tahrim sûresinin 3. âyetinde Hz. Peygamberin, zevcelerinden birine bir “sır” verdiği belirtilmektedir. Müfessirlerin beyanına göre Resûl-i Ekrem, hanımı Hz.Hafsa' ya bir sır söylemiş ve bu sırrı gizli tutmasını tenbih etmişti. Ancak Hafsa bu sırrı saklamayıp Hz. Aişe' ye gizlice duyurmuş, bir müddet sonra da Resûlullah' ın durumu farkettiğini anlayınca, ona kimden duyduğunu sonmuş, o da Kur' ân-ı Kerim' in ifadesiyle “alîm ve habîr olan Allah bana bildirdi(Tahrîm: 66/3) cevabını vermiştir. Resûl-i Ekrem' e yapılan bu duyuru Kur' ân-ı Kerim' de yer almamıştır. Öyleyse vahyi sadece Kur' ân-ı Kerim' in metninden ibaret bulunan “vahy-i metlüv” ile sınırlandırmak mümkün değildir. Hz. Peygamber' e bunun dışında da vahiy gönderilmiştir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de Allah’ın kendisine gaybe dair pek çok haber verdiği, Rabbimiz Katında çok seçkin bir elçidir. Peygamberimiz (sav) hem geçmişte meydana gelen ve kimsenin bilmediği olayları, hem de gelecekte gerçekleşecek olan birçok olayı Allah’ın bildirmesiyle öğrenmiştir. Bir ayette Allah bu gerçeği şöyle haber verir:“Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf’un kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin.” (Yusuf Suresi, 102)
Kaynaklarda Hz. Peygamber' in sünnet menşeli istikbal haberlerine genişçe yer verilmektedir. Bu haberleri şu başlıklar altında toplamak mümkündür:
a) Bazı şehir ve ülkelerin fethedileceğine ve İslâm' ın geleceğinin parlak olacağına dair haberler: Hâtem-i Tâî' nin (ö. 68/687) rivayetine göre Hz. Peygamber İslâm' ın garip olduğu günlerde fakr u zaruretten şikâyet edilmesi üzerine dinin parlak geleceğini şöyle müjdelemiştir: “Ey Adî, Hîre' yi gördün mü? Eğer ömrün olursa devesinin üstündeki bir kadının Hîre' den kalkıp Kabe' yi tavaf ettiğini ve Allah' tan başka kimseden korkmadığını, Kisra’nın hazinelerinin ele geçirildiğini, avucu altın ve gümüş dolu bir adamın etrafı gezdiğini fakat onları verecek birini bulamadığını görürsün.” Adî, yolcu kadının Hîre' den yola çıkarak Allah' tan başka kimseden korkmadan Kabe' yi tavaf ettiğini gördüğünü, Kisra’nın hazinelerini fetheden zata da yetiştiğini bildiriyor ve yaşayanlar üçüncü haberin tahakkuk ettiğini de göreceklerdir” demiştir.
b) Bazı kişilerin ölümü hakkında haberler: Hz. Aişe' den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber' in hanımları, “İlkin hangimiz sana kavuşacak?” diye sormuşlar, o da, “Kolu en uzun olanınız.” diye buyurmuş, bunun üzerine ellerine metre alıp kollarını ölçmüşler ve kolu en uzun olan Sevda (Zeynep bnt. Cahş) çıkmış. Aişe diyor ki: “Sonradan anladık ki kol uzunluğundan maksat sadakadır. Çünkü Sevda, sadakayı çok severdi, Resûlullah' a ilk kavuşan da o oldu.”
c) Hilafetle ilgili haberler: Tabiînden Ebû Sa' lebe-el-Kurezî bir gurup sahabîye Resûlullah' ın ümerâ konusundaki sözlerini sormuş, mecliste hazır bulunan Huzeyfe “Onun bu konudaki sözlerini ben biliyorum” diyerek şu rivayeti nakletmiştir: Resûlullah buyurdu ki: “Nübüvvet aranızda Allah' ın dilediği kadar devam ettikten sonra kaldırılır, yerine nübüvvet geleneği üzere olan hilafet gelir. Allah' ın dilediği kadar devanı ettikten sonra o da kaldırılır, yerine dişli sultanlık ve zorba sultanlık gelir. Allah' ın dilediği kadar bunlar da devam ettikten sonra tekrar nübüvvet geleneği üzere olan hilafet gelir.”
d) Fitnelerin zuhur edeceğine dair haberler: Buhârî ve Müslim gibi ana kaynaklarda yer alan rivayetlere göre Hz. Peygamber bir gün Medine evlerinden birinin damına çıkarak yanındaki sahabîlere şöyle demiştir: “Benim gördüklerimi siz de görüyor musunuz? Ben evlerinizin arasında yağmur damlaları gibi fitne yerleri görüyorum”
e) Çeşitli fırka ve şahıslarla ilgili haberler: Tirmizî' nin Ebû Hüreyre ve Abdullah b. Amr vasıtasıyla Resûlullah' a isnad ettiği bir hadiste O, ümmetin yetmiş üç fırkaya ayrılacağım daha önceden şöyle belirtmiştir: “Yahudiler yetmiş bir veya yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Hristiyanlar da buna benzer bir durum arzetmiştir. Ümmetim ise yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır.”
Resûlullah' ın, kendisinden haber verdiği şahısların başında Üveys el-Karanî gelmektedir. Resûl-i Ekrem' i hayatta iken görmeyi çok arzu ettiği halde bu şerefe ulaşamayan Üveys hakkında Hz. Peygamber' in tafsilatlı bilgiler verdiği çeşitli rivayetlerde yer almaktadır.Müslim' in kaydettiğine göre aralarında Üveys' in de bulunduğu Kûfeli bir heyet Hz. Ömer' in huzuruna girmiş, Ömer kendilerine “Aranızda Üveys b. Amir var mı?” diye sormuş, “Evet” demişler ve Üveys' i göstermişler. Ömer bu defa ona yönelerek
“Murâd ve Karn' dan mısın?” diye sormuş, “Evet” demiş. Ömer yine “alaca hastalığına tutulup da bir dirhem büyüklüğü dışındaki yafaların iyileşti mi?” diye sormuş yine “Evet” cevabını almış. Bunun üzerine Ömer Resûlullah' ın şöyle buyurduğunu söylemiştir:
“Yemen cemaatı ile birlikte size Üveys b. Âmir gelecek. O, Murâd ve Karn' dandır. Alaca hastalığına yakalanacak ve bir dirhem büyüklüğü yer dışında bütün vücudu iyileşecek. Onun annesi vardır...”
f) Eşrât-ı saat, kıyamet ve âhiret ahvali hakkındaki haberler: Kıyametin vukuuna dair bilginin Allah' a mahsus olduğunu hem Kur' ân-ı Kerim, hem de Hz. Peygamberin hadisleri vurgulamıştır. Resûlullah bu konudaki soruları cevapsız bırakırken, onun alâmetleri ve yaklaştığının işaretleri sayılabilecek bazı bilgiler vermiştir. Hadîs kitaplarında bu hususta birçok rivayet mevcuttur. Bunların en şümullüsü Ebû Hüreyre' ye ait olanıdır. Söz konusu rivayette Resûl-i Ekrem kıyametin alâmetlerini on madde halinde toplamıştır: Dâvaları bir olan iki büyük topluluk birbirleriyle savaşmadıkça, Peygamber olduklarını iddia eden yalancılar çıkmadıkça, Halk arasında ilim kaldırılmadıkça ve zelzeleler çoğalmadıkça, Yıllar aylar, aylar da haftalar kadar tasavvur olunmadıkça (tekarübü' z-zaman), Fitne zuhur etmedikçe, Kıtal çoğalmadıkça, Sadaka kabul edecek kimse bulunmayacak kadar mal çoğalmadıkça, İnsanlar bütün gayretlerini yüksek binalar yapmaya sarfetmedikçe, Bir insan, mümin kardeşinin mezarına uğrayıp, “Ne olaydı onların yerinde ben yataydım.” diye ölümü temenni etmedikçe ve Güneş batıdan doğmadıkça, kıyamet kopmaz.”
Kıyamet alametleri konusunda vaki olan muhtelif rivayetlerde bu sayılanlardan ayrı olarak Ye' cûc ile Me' cûc' ün ve dabbetü' l-arzın ortaya çıkışı, İsa b. Meryem' in nüzulü, duhânın yükselmesi, Hicaz bölgesinde büyük bir yangının çıkışı, müslümanların kıyamete yakın küçük gözlü, kırmızı yüzlü ve büyük burunlu bir toplulukla savaşacağı, Yahudilerle yapılacak savaşta bir taş veya ağacın, kendi arkasında gizlenen Yahudi' yi haber vereceği, Fırat nehrinin altın dağlardan akacağı vb. haberler de yer almaktadır.
Peygamber efendimiz Allah (c.c)' nin bildirmesiyle gaybi konular hakkında bilgi sahibiydi. Allahın Rasulü(sav) geçmiş peygamberler içinde gaybi meseleleri en fazla bilendi. Özellikle gelecekte vuku bulacak olaylar hakkında verdiği bilgilerin birer birer ortaya çıkması, onun bu konudaki özel konumunu gösterirken, yüzyıllar sonra dahi onun Allahın Rasulü olduğunu tasdik eden mucizeler olarak önümüze çıkmaktadır.
2- "Rasûl" kelimesinden murad; Allah katından vahiyle mesaj alan ve kendilerine Allah' ın elçisi olarak inanılması gereken peygamberler ve ehl-i beyt imamlarıdır.
Bu görüş anlaşılabileceği gibi ,Şia’ya aittir.Onların tanınmış âlimlerinden olan Abbas el-Kummî, gaybın Allah' tan başka kimse tarafından bilinemeyeceğini ifade eden âyetleri (Âl-i îmrân, 179; el-Cin, 26.) Allah' ın vahiy ve ilham türünden bildirmesi olmaksızın hiç kimsenin kendiliğinden gaybı bilemeyeceği şeklinde yorumlamaktadır. Ona göre bu şekilde (kendiliğinden) gaybı bilmek sadece Allah' a mahsustur ve Şia' dan hiç kimse de bunu tecviz etmez. Çünkü böyle bir şeyi tecviz etmek kişiyi İslâm dairesinin dışına çıkarır. Kummî, nebi ve vasilerin mucize olarak bildirdikleri haberlerin “talîmî” olduğunu, müminlerin emiri Hz. Ali' den ve diğer imamlardan rivayet edilen gayba dair haberlerin de Nebi' den alındığını ifade eder.
Şia, imamın idarî tasarrufunu hatasız yapabilmesi için geçmiş, hâl ve gelecek hakkında insanların ihtiyaç duyacağı her şeyi bilmesinin gerekli olduğu inancını taşımaktadır. Ebû Cafer Muhammed el-Bâkır’dan şu söz nakledilir: “Allah Teâlâ' nın iki çeşit ilmi vardır: Kendisinden başka kimsenin bilmediği ilm-i mekfûf ile melekler ve resullerine öğrettiği ilm-i mebzul. Biz imamlar ikincisine sahibiz.”
Son devir Şii müfessirlerinden Tabatabâî ise Kur' ân' daki gayb âyetlerinin değerlendirmesini şöyle yapmaktadır: “Kur' ân' da gayb bilgisinin Allah' a tahsis edilmesini, onun gaybı kendiliğinden (bizatihi) bildiği şeklinde anlıyoruz. Başkaları ise gaybı ancak onun bildirmesi suretiyle (talimi) bilebilir. Kur' ân' da reddedilen, insanların başkasına muhtaç olmadan, kendi kendilerine gaybı bildiklerine inanmaktır. Vahiy, kendiliğinden bilmek değildir. Çünkü onda Allah' ın bildirmesi söz konusudur. Nitekim âyette buna işaret için, “Allah' ın seçtiği elçiler” bu umumî kuralın dışında bırakılmıştır. Kur' ân, nebinin Allah' ın seçtiği resuller cümlesinden olduğuna işaret ettiği gibi, imamın da bu cümleden olduğuna işaret etmektedir.” Tabatabâî, Secde sûresinin 24. En' âm sûresinin 75. ve Tekâsür sûresinin 6. âyetlerini son iddiaya delil olarak göstermektedir.
3- "Rasûl" kelimesinden murad; Allah katından vahiyle mesaj alan ve kendilerine Allah' ın elçisi olarak inanılması gereken peygamberler ve evliyalardır.
İki ayetteki “Rasul” ifadesinin sadece peygamberler için kullanılmadığını, bu ayetlerdeki “Rasul” ifadesinin evliya (asfiya, evtad, kutub, gavs vb.) diye adlandırılan kişileri de kapsadığını savunan görüş genellikle sûfi meşrep olan İbni Kemal, Fahruddin Razi, Alusi ve İsmail Hakkı Bursevî gibi alimlerce ve tasavvuf ehlince savunulmuştur.
Bu görüşe göre; “Rasul” ifadesi sadece peygamberler için kullanılan bir kelime değildir. Nitekim, “Allah, meleklerden ve insanlardan Rasuller seçer” (Hacc, 75) ayeti, açık manasıyla bunu belirtmektedir. Ayetteki “Rasul” kelimesi, meleği de içine aldığına göre, meleğin bazı veli kişilere ilham getirmesi hiç de reddedilecek bir durum değildir. Nitekim hadiste “Âdemoğluna şeytanın da bir dokunuşu, meleğin de bir dokunuşu vardır” buyrulmuştur. Ayrıca bazı veliler birtakım gaybî sırlara mazhar olmuşlardır. İlâhî kelâma mazhariyet, sadece nebilere has bir özellik değildir. Bazı insanların rüya veya ilham gibi bir yolla, gaybdan bazı sırlara muttali’ olmaları mümkündür ve vakidir.”
Bu görüşü savunan alimler, ilgili âyetlerde yer alan hasr ifadesi ile velilerin gayba muttali olamayacağına değil, İslâm öncesinde görülen arrâf, kâhin, müneccim gibi kişilerin gaybı bilemeyeceğine işaret edildiğini söylemektedirler. Fahreddin er-Râzî, İbn Haldun ve Bursevî bu konuda çok iyimser düşünerek peygamber ve veliler dışında kâhin ve müneccimlerin de. gayba muttali olabileceklerini iddia etmektedirler. Bursevî bu iddiasına delil olarak kâhinlerin Firavun' a Hz. Musa' nın zuhurunu, mülkünün onun eliyle son bulacağını ve Peygamberimizin zuhurunu haber vermelerini göstermektedir.
Bu görüşü savunan alimler, gayb âleminin kavramlarla değil, yakîn sahibi kişilerin kalbine doğrudan zuhur etmesi ve tecellisi ile bilinebileceğini iddia etmektedirler. Tasavvufçular, bu çeşit bilgilere marifet, zevk, ilham, ledünnî ilim, esrar ilmi, gayb ilmi gibi isimler vermektedir. Marifetin aleti akıl değil kalptir. Ancak mutasavvife kalp kelimesi ile bir et parçası halinde vücutta bulunan yüreği değil, Allah' ı tanımaya mahsus yer olan ve hakikati, mutmain nefis diye de isimlendirilen bir melekeyi kastetmektedirler. Bu, insan kabiliyetlerinin bütününden ortaya çıkan ve bütün azaları yöneten bir melekedir.
Buraya kadar ana hatlarıyla nakletmeye çalıştığımız görüşlerin bir değerlendirmesini yapacak olursak şu sonuçlara varırız:
1- Allah' tan başkasının bilemeyeceği şeyler, gayb-ı mutlaktır. Bir şeyi Allah' ın dışında bir başkası da biliyorsa o gayb-ı mutlak olmaz. Gaybı yalnız Allah’ın bileceği âyetlerini böyle anlamak gerekir.
2- Al-i İmrân sûresinin 179. Âyeti ve Cin sûresinin 26-27 âyetlerindeki istisna’ya yüklenen anlam (Rasul kelimesi) noktasındaki 3 görüşten Şîa’nın görüşleri, imamlara peygamberlerle paralellik sağlayacak yapıda, nübüvvetin umumîlik ve alenilik esprisini ortadan kaldıracak özellikte, İslâm' ın ruhu, evrensellik özelliği ve genel prensipleriyle çatışır durumda olduğu için kabulü mümkün olmayan bir telakkidir.
Rasul kelimesini, Kur' ân-ı Kerim' deki kullanımı ile sınırlandıracak olursak; peygamberler dışında kalan varlıkların, özellikle cin ve velilerin gaybı bilemeyecekleri hükmünü kabul etmemiz gerekir. Nitekim Mutezile imamları bu kanaati ileri sürmektedir.
Ehl-i sünnet alimleri, İslâm' da yegâne gaybı bilenin Allah olduğuna ve O' nun dilediği kişilere gaybdan bir nebze verebileceğine, ancak söz ve davranışları mucize ile teyid edilen peygamberler dışında kalan kişilerin gayb bilgisi iddialarının bağlayıcı olmadığını ifade etmişlerdir. Ehl-i sünnet alimlerinin çoğunluğu da, Yüce Allah’ın bir kısım gaybî bilgilere muttali kıldığı insanların sadece peygamberler olmadığı, Allah(c.c.)’a yakın sâlih kulların da–peygamberler kadar olmasa bile ve sınırlı olarak – İlham, rüya ve keramet yoluyla bazı gaybiyyata muttali kılındığı konusunda görüş bildirmişlerdir
İlham, rüya ve keramet yoluyla gaybtan haber verme veya gaybin bazı durumlarına muttali olma konusu (ledunnî ilim) akaidimizi de ilgilendiren bir konu olduğu için önümüzdeki sayıda- biiznillah – konumuza devam edeceğiz.
"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin."
Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir, c.7, Sh: /92-93, Ensar Neşriyat.
Küleynî, El-Usûl Minel Kafi, I, 256’den nakleden Dr. İlyas Çelebi, İslam İnancından Gayb Problemi, Sh:180-181.
İlyas Çelebi, Gayb , TDV.İslâm Ansiklopedisi, İstanbul-1996, XIII/407. Süleyman Ateş , Kur ân Ansiklopedisi, VI/363; İşârî Tefsîr Okulu, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları , Ankara-1974, s. 290-291.