Bir kısım insan vardır, Allah'ın mülkünden haksız bir surette mal elde etmeye girişirler. Halbuki bu, Kıyamet günü onlara bir ateştir, başka değil.
..:: Menü ::..

..:: Bir Ayet ::..

Onlar senden, azabın çarçabuk getirilmesini istiyorlar; Allah, va'dine kesin olarak muhalefet etmez. Gerçekten, senin Rabbinin katında bir gün, sizin saymakta olduklarınızdan bin yıl gibidir


..:: Bir Hadis ::..

İyilik insanlar arasında kesintiye uğrayabilir. Fakat iyiliği yapanla, Allah arasında hiçbir kesinti olmaz.


İnternete güvenli bir başlangıç yapın
islamiyazilar.com'u ana sayfanız yapın

Anasayfa » Genel Makaleler » Dinde Sapıtan İlahiyatçı ve Yazarla..


Dinde Sapıtan İlahiyatçı ve Yazarlardan Çarpıtma Örnekleri
 
Bu yazıyı facebookta paylaşıp daha çok kişinin görmesine vesile olmak için tıklayın...






Yazar: Yusuf Karagözoğlu



 



Dinde Sapıtan İlahiyatçı ve
Yazarlardan Çarpıtma Örnekleri-1



Türkiye’de din hassas bir alandır. Normalde herkes
kendi uzmanlık alanı olan edebiyat, tarih, sosyoloji, vb. alanlarda söz söyleme
hakkına sahipken konu din olunca yazardan akademisyenine hemen herkes bilip
bilmeden atıp tutuyor,  kendini allame
taslayıp hadis, fıkıh, tefsir gibi geniş yelpazelerde otorite sahibi İslam
alimlerini kale almayacak kadar ileri gidebiliyorlar, islamın 1400 yıllık ilim-
fikir - kültür geleneğine sırt çevirebiliyorlar. En çok da dinin asli
kaynaklarına müracaat edilmeden Kuran-ı Kerim’in ilk müfessiri Hz. Peygamber
Aleyhisselam’ın o meseledeki sünnetine ittiba edilmiyor, sahabe - tabiun  - tebauttabiun üçlü altın silsile es
geçiliyor, mezhep imamları ve müctehidlerin yani selefi salihinin yolundan
gidilmiyor, bunun tabii sonucu olarak da itikadi konularda sapmalar görülüyor;
kişiler kendilerini fetva makamında görüp halkı yönlendirmeye çalışıyorlar,
halkın zihnine yerleşmiş itikadi ve ilmi konularda gayri ciddi ve gayri ahlaki
davranma cüretinde kendilerini buluyorlar.



Baktığımız zaman bazıları Kuran İslamı, Sünnetsiz
İslam, Muhammedsiz İslam, Kurancılık ve Mealcilik, Kadercilik, Tarihsellik gibi
isimlerle yürütülen çalışmalar sünneti inkar etme, müslümanları ehl-i sünnet
itikadından sapma hedefleri taşımaktadır. İlahiyatçı ve yazarların başını
çektiği zümre; hadisleri devre dışı bırakıp ayetleri kendi zanlarınca
yorumlayıp tevil etme, bir kısmı meal yazarken kavramlara lügat manası vermek
dışında literatürdeki manaları vermesi, 
ayetin bütünlüğüne riayet etmeden siyak – sibak sıralamasına uymaması,
farklı söylem geliştirerek ayetlerin anlamlarının bağlamlarından koparıp farklı
mana yüklemeleri, göze çarpan dikkatimizi celbeden hususlardır.



Mustafa İslamoğlu’nun Kuranda recm yok, kabir azabı
yok, kadere iman yok iddiası; Abdulaziz Bayındır’ın Nuzülu İsa meselesinde Hz.
İsa’nın öldüğünü tekrar yeryüzüne inmeyeceğini iddia etmesi ve Allah gaybı
bilmez iddiası; kendini antikapitalist ilan eden İhsan Eliaçık’ın sosyalist
islamı savunarak mal biriktirmenin haram olduğunu, melek ve miracı yok sayması,
İsa’nın tekrar yeryüzüne inmeyeceğini söylemesi, Peygamberimizin ümmi
olmadığını iddia etmesi, Yaşar Nuri Öztürk’ün Kuranda nesh yoktur, islamda
teravih namazı yoktur, cennete girmek için salih amelin lazım olmadığını iddia
etmesi üzerinde titizlikle durulması gereken konulardır.



Modernist akımın temsilcileri olan Kuran
tarihselciliğini savunan Hasan Hanefi, R. Garaudy, Fazlurrahman, Muhammed
Arkoun, İhsan Eliaçık, Abdülaziz Bayındır, Mustafa İslamoğlu vs. İsimler
değişik ama hepsi hükümlerin tarihselciliğinde ittifak halindeler. “Çok
eşlilik, hırsızın elinin kesilmesi, kısas ve zina cezası” 600 yılında kalmış ve
bugün geçerli değil. Arkoun, daha da ileri giderek aklın kabul etmediği hiçbir
hüküm kabul edilmemeli der. Oysaki vahyin evrenselliği apaçık ortadadır, hitaba
(vahye) duyarsız, kör ve sağır kesilenler kitabı istedği şekilde yorumlayıp
anlamakta beis görmüyorlar. Kurana bir mükellef olarak değil de oryantalistler
gibi dışarıdan yabancıymış gibi yaklaşıyorlar. Kur’an’ın sadece nâzil olduğu zamana
hitap ettiğini söylemek Kur’an-ı Kerim’in;

1. Allah’ın kelâmı olduğunu,

2. Allah’ın zaman ve mekân üstü bir varlık olduğunu kabul etmemek manasına
gelir.( Bolay, Süleyman Hayri, “Hz.
Peygamber’in Sünnetinde Değişim”, Değişim Sürecinde İslâm, Türkiye Diyanet
Vakfı Yay., Ank., 1997, s. 48.)



Bu akımın önde gelen savunduğu fikirler tarihselcilik ve hermenötik
düşüncedir. Onlara göre, tarihselcilik zamanla sınırlıyken, hermenötik ise dil
ve söylemle alakalıdır. Tarihselciler tamamen usul ve metod hatası yaparak
Kuranı anlama ve yorumlama işini üstlenirler. Hermenötik ise yorum bilimi ,
kutsal metinleri yorumlamadır. Batı referanslı felsefi düşünce temeline dayanan
tarihselcilik fikri, dil ve zaman anlayışı bakımından farklı bir söylem
geliştirerek müsteşrik ve oryantalist zihniyetiyle Kurana yönelme çabasıdır.
Tarihsel ve toplumsal şartlar altında Kuran’ı anlamamızın izafi ve zanni olduğu
görüşünü savunan tarihselciler Kuran’ın literal (lafızcı) yönünün sadece indiği
ortamı yansıttığını iddia ederek, bunu bir tarafa itip ondaki ayetlerin nüzul
se
beplerinin
husûsîliğine rağmen ayetleri umuma teşmil etme yanlışına girerek yani Kuranı
anlamanın nesnelliğine işaret ederler. Tefsirden çok tevile başvuran bu
zihniyet yerilmiş olan (hoş karşılanmamış olan) reyle tefsir yapma cüretini
göstererek rivayetleri tarihi malzeme olarak kullanma yerine(nakli), akli
araştırma ve kişisel yorum(rey) kabiliyetine sarılarak klasik ulemadan yada
kuran ilimlerinden(
Mekkî -
Medenî sûreler, esbâb-ı nüzûl, nâsih - mensuh, kıraat ve tecvid bilgileri,
i‘râbü' l-Kur’ân, garîbü' l-Kur’ân, müşkilü' l-Kur’ân, mecâzü' l-Kur’ân, vücûh
nezâir, muhkem - müteşâbih, edebiyat konularından olan îcâz, ıtnab, hasr,
kinaye, teşbih ve istiare, i‘câzü' l-Kur’ân, tefsir ilmi)
  yeterince istifade etmezler.  Martin Heidegger ile başlayan Hans- Georg Gadamer ile devam eden
yorumsamacı tarihsellik anlayışı metnin konusu, ne hakkında olduğunu
açıklayarak metindeki ilk niyeti yeniden üretir. Anlama süreci metni, yazıldığı
andaki psikolojik ve tarihi çevrenin de ötesine taşıyarak ona, yorumcu ile
metin arasındaki diyalog ile ortaya çıkan belli bir anlam katar.( Tarihsel Addedilen Ayetlerin
Evrenselliği, Syf;27 / Rağbet Yayınları / Zeki Keskin
)
Tarihselciliğin öncülerinden
Fazlurrahman
“dinden ve
kurandan asıl maksat manevi ve ahlaki hayatımızdır. Bu bakımdan kuran ın ahlak
kaideleri ile hukuk kaideleri arasında fark vardır.
”( Heyet, Kuran-ı Kerim, Tarihselcilik ve Hermenötik,
syf 47 , ışık yay., İzmir, 2003 )
düşüncesini
savunur. Hukuk kaidelerinden asıl maksad adalet ilkesi olduğundan her çağda
hukuki kaideler bu ilkeye göre yeniden yorumlanmalıdır görüşü çerçevesinde
islamın faiz, miras, zekat, kadının şahidliği ve hadler gibi birtakım hukuki
kaidelerini formüle edip modern çağa islamı uygulanabilir kılmak, modernist ve
tarihselcilerin olmazsa olmazıdır. Tarihselcilerin bu tezleri savunmalarına
gerekçe olarak Müslümanların geri kalmalarını sebebi olarak islamiyete uymayan
dinin emirlerini yerine getirmeyen müslümanları değil, islamiyetin kendisini
görmektedirler. Kabahati kendilerinde değil, dinde aramaktadırlar. Bu geri
kalmışlıktan kurtulmak için dinin emir ve yasaklarının batının öngördüğü
sisteme göre yeniden şekillenmesini istiyorlar. Anlayacağınız batı karşısındaki
ezilmişlik psikolojisinden ve yenilmişlik duygusundan ancak böyle
kurtulabiliriz tezinde ısrarcılar.



 İşin ilginç
tarafı saydığım ilahiyatçı yazarların hemen hepsi meal yazmada ustalar. Yaşar
Nuri Öztürk’ün İniş Sıralı Kur' an- ı Kerim Meali,
Abdulaziz Bayındır’ın Ayetlerin Ayetler İle
Açıklandığı Fıtrat Kitabı Kur' an- ı Kerim Meali, Mustafa İslamoğlu’nun Hayat
Kitabı Kur' an Gerekçeli Meal-Tefsiri, Recep İhsan Eliaçık’ın Yaşayan Kur' an
Türkçe Meal - Tefsir eserlerini örnek olarak verebiliriz. Meal yazmada
ustalıkları normal halk avam tabakası tarafından takdirle karşılanırken işin
erbabı olan havas kişilerce eleştiriye tabi tutuluyor eserleri.



İHSAN ELİAÇIK’A REDDİYE



Eliaçık bir
röportajında; Kuran’da geçen recm, el
kesme, kısasa kısas, sopayla dövme gibi cezaların bugün uygulanması gerektiğini
düşünüyor musunuz?
Sorusuna
cevaben şöyle demiştir:



Bu
saydıkların dışında cezalar da olmuştur. Bunlar tarihsel hükümlerdir. Aslolan
eşitliğin, adaletin sağlanması, yoksulluğun kalkmasıdır. Hırsız zenginin malını
çalan yoksul değildir. Yoksulun emeğini sömüren zengindir. Hırsızın elini
kesmek demek zenginlerin kurdukları düzenin hortumlarını kesmek demektir. İlla
orda adamın elini keseceksin diye bir şey yok. Ama şu anda hırsız yoksul olarak
anlaşılıyor. Baklava çalan gariban anlaşılıyor. Hırsız aşağıda olan değil
yukarıda olandır. Adam aç kalmış ne yapsın kardeşim. Mecazi anlamı böyledir.
Ama Araplar arasında el kesme cezası uygulanıyor. Zina yapana da sopa vurun
diyor mesela. İlla sopa vurmana gerek yok. Bunlar tarihsel hükümlerdir.
Evrensel hükümlerin bir halkta, bir kabilede nasıl uygulanacağının yerel
örnekleridir. Eğer sen başka yollarla bunların önüne geçebiliyorsan serbestlik
verilmiştir.(24.08.2011 /
Dipnot.tv’nin
İhsan Eliaçık’la Röportajı)



Öncelikle burada İhsan Eliaçık’ın görüşlerinin modern İslam düşüncesi
akımını yansıttığını belitmeliyiz. Sayın Eliaçık burada Kuran’ın cezai
hükümlerini tarihselciliğe indirgeyerek ilahi mesajın evrenselliğine gölge
düşürmeye çalışıyor. Çünkü inen her ayetin her ne kadar sebeb-i nüzulü özelse
bile hükmü evrensel ve bakidir. Had cezaları    Peygamber
Aleyhisselam zamanında nasıl uygulandıysa şimdi de kıyamete kadar da aynı
yöntem ve usülle uygulanır; nebevi uygulamada sapma olamaz, değişiklik
yapılamaz. Kendi aciz şaşkın beşer aklınca bizlere ders vermeye kalkıyor.
Kuran’ın ilk Müfessiri ve Yaşayan Kuran Hz. Muhammed (S.A.V) olduğuna göre,
O’nu örnek almalıyız ki zaten O’na itaat farzdır,  "Kim Resul' e itaat ederse, gerçekte
Allah' a itaat etmiş olur. "
(Nisa
Suresi/ 80) Kuran-ı Kerimde O’nun kendi
heva ve hevesinden konuşmayacağı, onun 
konuşmasının vahiyden başka bir şey olmadığı
( Necm/ 3-4),
Peygambere hitaben de "Allah sana Kitab’ı ve hikmeti indirmiş ve sana
bilmediğini öğretmiştir. " (Nisa /113)
denilerek hikmet
kavramıyla S
ünneti Seniyye’den bahsederek dini kaynak olarak
Kuran’dan hemen sonra İslamın ikinci teşrii kaynağını peygamberin sünnetinin
teşkil ettiğini anlıyoruz. Sünnetin bir kısmı Kuran-ı Kerim’in hükümlerini
açıklar mahiyettedir. Mesela vasiyeti üçte birle sınırlaması, terekenin üçte
birinden fazlasını vasiyet etmek geçersizdir. Yani böylelikle mutlak olan bir
hükmü mukayyed hale getiriyor. (  Sünnet / İrfan Vakfı yayınları/ 19-22).
Sünnetin bir kısmı da vardır ki Kuranı Kerim’de bulunmayan yeni hükümleri
kapsar. Mesela her yırtıcı hayvanın ve leş yiyen pençeli kuşun etinin haram
olması, altın ve ipeğin erkeklere haram olması, tek bir şahid ve davacının
yemin etmesiyle hüküm verme, soydan dolayı haram olanların süt emmeden dolayı
da haram olması gibi.



Şimdi had
cezalarından hırsızlık ve zina cezaları hakkında mulahaza yapmak istyorum. Önce
hırsızlık ayeti ve Peygamberimizin bu konudaki uygulamalarına bakalım. Yaptıklarına
bir karşılık ve Allah’tan caydırıcı bir müeyyide olmak üzere hırsız erkek ile
hırsız kadının ellerini kesin. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet
sahibidir. ( Maide /38)
Resulullah’ın(S.A.V) erkeklerden elini kestiği
ilk hırsız Haydar bin Adiy Bin Nevfel bin Abdi Menaf’tır. Kadınlardan elini
kestiği ilk hırsız ise Mürre binti Süfyan bin Abd el-Esed idi (Buhârî, Enbiyâ 54, Hudûd 12; Müslim, Hudûd
8-9; Ebû Dâvud, Hudûd 4).
Hz. Ebubekir (r.a.) de kendi zevcesi Esma binti
Umeys’ten gerdanlık çalan Yemenlinin elini kesmiştir. Bunun daha önce hırsızlık
yaptığından dolayı sağ eli kesilmişti, Hz. Ebubekir(r.a) de bu defa sol elini
kesmişti. Hz. Ömer/(r.a.) de Abdurrahman b. Semure’nin kardeşinin elini
kesmiştir.



Hırsızlık
cezasından sonrada zina ayetleri ve Peygamberimizin bu konudaki uygulamalarına
bakalım. Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun.
Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü
uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da
onların cezalandırılmasına şahit olsun.(Nur/2)



Bu ayette
evli olmayan bekarlar için zina cezasının yüzer değnek olduğu hükmü veriliyor.
Peygamberin
(A.S) uygulamasında işvereninin eşiyle zina eden bekâr işçiye yüz değnek ve bir
yıl sürgün cezası, kadına ise recm uyguladığı rivayet edilmiştir.
Ebû Hureyre
ile Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.anhumâ)' dan nakledildiğine göre, zina eden
kadının kocası ile, zina eden işçinin babası Resulullah (s.a.s)' e başvurarak bu
konuda "Allah' ın kitabı" ile hüküm vermesini istemişlerdir. Işçinin
babası şöyle dedi: "Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı
ile zina etti. Bana, oğlum için recm gerektiği haber verildi. Ancak ben onun
adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, (oğlum
bekâr olduğu için) ona yüz değnekle bir yıl sürgün cezası, bunun karısına ise
recm cezası gerektiğini haber verdiler". Bunun üzerine, Hz. Peygamber
şöyle buyurdu: Nefsim kudret elinde olan Allah' a yemin ederim ki, aranızda
Allah' ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz
değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Üneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer
zinasını itiraf ederse, onu recmet". Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu
itiraf etmiş, Hz. Peygamber' in emri üzerine de recmedilmiştir (Müslim, Hudûd,
25; Buhârî, Hudûd III, 38, 46, Vekâlet,13).



Zina suçu
işleyen kadınlarınızın aleyhinde dört kişinin şahitliklerine başvurunuz. Eğer
dört kişi aleyhte şahitlik ederse o kadınları, ölünceye kadar ya da Allah
kendileri hakkında başka bir yol gösterinceye kadar evlerinizden dışarı
salmayınız. Zina suçu işleyen çiftin her ikisini de eziyetli cezaya
çarptırınız. Fakat eğer tevbe eder de uslanırlarsa artık yakalarını bırakınız.
Çünkü Allah tevbeleri kabul eder ve merhametlidir.(Nisa/15-16)



Hariciler ve
mutezile dışında tüm mezheb imamları recm cezasının meşruiyetinde
birleşmişlerdir. Modernist tarihselciler de recm cezasının islama ait devamlı
bir had olmadığı devletin değiştirebileceği tazir nevinden bir ceza olduğu
görüşündedirler. Peygamberin bizzat kendisi evli olarak zina edenlere recmi
uygulamıştır.
Zinasını dört defa ikrar eden Mâiz b. Mâlik (r.a)' in recmedilmesi ve
Gâmidiyeli evli kadının zinadan dolayı recmedilmesi O’nun recm konusundaki
uygulamalarına örnektir.
( Tarihsel Addedilen
Ayetlerin
Evrenselliği,
Syf;116 / Rağbet Yayınları / Zeki Keskin )



Muteber
kaynaklarda yer alan Hz. Ömer’in sözleri delil teşkil etmektedir. Recm
konusunda hükmü devam eden, fakat Kur' an ayeti olarak okunması neshedilen bir
ayet de nakledilir. Abdullah b. Abbas (r.
anhümâ), Hz. Ömer' in minberde şöyle dediğini rivâyet etmiştir. "Cenab-ı
Allah Muhammed (s.a.s)' i hak ile göndermiş ve O' na Kitab' ı indirmiştir. Recm
ayeti de O' na indirilen ayetlerden idi. Biz bu ayeti okuduk, ezberledik ve
anladık. Resulullah (s.a.s) recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık".
Korkarım, zaman geçince birileri çıkıp "Biz Allah' ın kitabında recmi
bulamıyoruz" der ve Allah' ın indirdiği bir farzı terkederek sapıklığa
düşerler. Şüphesiz recm, Allah' ın kitabında, evli olmak, şahit, gebelik veya
ikrar bulunmak şartıyla, zina eden kimse aleyhine bir haktır" (Müslim,
Hudûd, 15). Hz. Ömer' in sözünü ettiği okunuşu mensuh ayet şudur: "Ihtiyar
erkekle ihtiyar kadın zina ederlerse, onları recmedin" (Mâlik, Muvatta' ,
Hudûd 10; Ibn Mâce, Hudûd, 9; Ahmed b. Hanbel, V, 132, 183). Hz. Ömer' in recmi,
Medine minberinden ilân etmesi, içlerinde bir çok sahabe bulunan cematten hiç
birinin buna karşı çıkmaması, recmin sabit olduğunu gösterir (Sahih-i Müslim
Tercüme ve Şerhi, Ahmed Davudoğlu, Istanbul 1978, VIII, 350). es-Serahsî (ö.
490/1097).



İslam alimleri hükmü bırakıldığı (devam ettirildiği) halde tilaveti
(kurandan bir ayet olarak okunması) kaldırılmış olan metinleri de nesih içinde
mütalaa etmişler; hz. Ömer n zikrettiği metni de buna örnek olarak
göstermişlerdir.(İslamda Kadın ve Aile ,
Syf;184 /  Ensar Neşriyat / Hayreddin
Karaman)
Böylelikle Zina haddi (cezası), Nur suresinde belirtilen şekliyle
bekarlar için yüz celde, değnek iken Peygamberimizin bize intikal eden sağlam
ve kesin hüküm ifade eden mütevatir derecesindeki hadislerindeki
uygulamalarıyla zina eden evlilerin recm edilmesi kati nassla sabittir.



Hulki
Cevizoğlu’nun KRT’de canlı yayınlanan 9 0cak 2012 tarihli Ceviz Kabuğu
programında konuşan İhsan Eliaçık,



“İktidarda oturanlar mal biriktiremez! Fazlası
haramdır!”

İhsan Eliaçık devleti yönetenlerin, iktidarda oturanların ihtiyaçtan fazla
mal-mülk sahibi olmalarının da yanlış olduğunu söyledi.

“Kamu adamının bir evi ve mütevazı bir arabası olması yeterlidir. Fazlasını
biriktirmesi haramdır” şeklinde açıklama yapan Eliaçık, “Peygamberimizin 23
yıllık devlet başkanlığında bir evi ve bir devesi vardı. Mülkiyetsiz öldü.
İhtiyaçtan fazla birikim yapmanın anlamı nedir? İhtiyacın kadarını alıp gerisini
ihtiyacı olana dağıtacaksın. Zekâtta da 40’da 39’unu dağıtacaksın. Bunu tersine
çevirdiler, 40’ta 1 yaptılar. Zekâtı da yanlış uyguluyorlar…” dedi.



“Zenginlik peşindeki iktidara karşıyım”

Lüks peşinde olmaya karşı durduğunu ifade eden Eliaçık, “Namazlı niyazlı
olsalar da, inşallah maşallah diye konuşsalar da, mevcut iktidarın
icraatlarına, zenginlik peşinde koşmalarına karşıyım… Sultan sofrasına oturan
âlim fetva veremez” dedi ve şöyle devam etti:

“Bana ne işin var ulusalcıların, solcuların arasında diyorlar. O zamanın
mağdurları şimdinin muktedirleri oldu. Ama ben değil, onlar yer değiştirdi. Ben
ezilenlerin, mazlumların yanındayım. Ben muktedirlerin yanında değilim. Ben, bu
yağma ve çapulda yokum. Hâlâ kenarda duruyorum. Muhalefet ediyorum. Bizim yaptığımız
siyasi bir muhalefet değil tabi…”



Eliaçık kendi çalıp kendi oynuyor, duruma bakılırsa devletin kapitalist
ekonomi modeline karşı olmasından dolayı iktidarı topa tutuyor. Kapitalizm
karşıtlığı neredeyse onu özel mülkiyete karşı olmaya itmiş gözüküyor. Bilindiği
üzere sosyalizm(komünizm)de özel mülkiyet yoktur. Özel mülkiyet islamda
kişilere tanınan bir hak olarak kabul edilmiştir. 
Erkeklere kazandıklarından bir pay vardır. Kadınlara
da kazandıklarından bir pay vardır.(Nisa / 32)
İslam dini fakirlik ve zenginlik faklılaşmasını
doğal(tabii)  kabul edip bunu iş
bölümünün ve iktisadi hayatın canlılığının esası olarak görür. Birbirlerine iş gördürmeleri için, (çeşitli
alanlarda) kimini kimine, derece derece üstün kıldık.(Zuhruf / 32)
İslam
toplumun maslahatının ferdin kazancının üstünde görür. Bunun için gelir ve
servetin adil paylaştırılması olan zekat türü müesseselerle sosyal adalet ve
güvenliğin tesisini gerçekleştirir.  Servet, içinizden yalnız zenginler arasında
dolaşan bir devlet olmasın.(Haşr/7)



Yakın zamanda hatırlarsak gezi olaylarında çapulcularla ortak girişimde
bulunması yeşil sosyalist Eliaçığın sosyal İslam projesi üretme çabaları Allah
– Emek – Adalet sloganları boşa olmasa gerek. Camiyi kirleten orada eğlence
yapan içki içenlere aynı safta mücadele veriyor oldukları için sahabi
yakıştırması yapan sosyalist antikapitalist beyimiz. Hep deriz ya akaidi
itikadı zayıf kişilerden korkun diye İslami sol kavramıyla aykırı çıkışlar
yaparak mutezili aklıyla ve harici kuran yaklaşımıyla bir anda medyatik olmayı
beceren İhsan Eliaçık ayetleri ideolojisine kurban ediyor. Çağdaş modern
tarihselci yaklaşımlarla ayetlerin konu bütünlüğüne dikkat etmez, sebeb-i
nüzülunu sadece indiği o zamanla  kayıtlı
tutar, dışarıdan ödünç aldığı gayri İslami argümanlarla yeni açılımlar yapma
adına dil ve üsluba bağlı kalmadan ayetleri bulundukları mecrasından koparıp
onlara farklı manalar yüklemeye çalışır.



İhsan
Eliaçık “İktidarda oturanlar mal biriktiremez! Fazlası haramdır!”

diyerek dinde hüküm vermeye kalkışıyor. Halbuki Allah ve resulü bir konuda hüküm
verdiği zaman  müminlerin tercih etme
yetkisi yoktur
(Ahzab / 36),
sözleri sadece ‘İşittik ve itaat ettik!’ demekten ibaret olmalı.
(Nur / 51)
S
ayın Eliaçık rivayetlere zahmet edip baksa peygamberlerin miras
bırakmayacağını görürdü.
 Peygamberimizin dörtten fazla evliliği,
teheccüdün farz olması ve miras bırakmama gibi özellikler O’na ait hususi
özelliklerdendir. Ebu’d-Derdâ (r.a.)’ın rivayetiyle Resulüllah (s.a.s.) şöyle
buyurur: "Muhakkak âlimler,
peygamberlerin varisleridir. Şüphesiz pey­gamberler, ne altın, ne de gümüşü
miras bırakırlar. Peygam­berler miras olarak, ancak ilim bırakırlar. Bu
itibarla kim pey­gamberlerin mirası olan ilmi elde ederse, tam bir hisse almış
olur."
(Buhari,
Kitabu' l-İlm, 11; İbn Mâce, Mukaddime,117, No, 223.Tirmizî, Kitabu' l-İlm, 9,
No, 2822; Ebu Davud, Kitabu’l-İlm,1, No, 3641)



O Peygamber ki, iyiliği emredip kötülükten meneder;
onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri harâm kılar. (
Araf / 157) ayeti Hz. Peygambere helal ve haram yetkisi verirken, Bir işte anlaşamazsanız, bu işin hükmünü
Allah' a
[Kur' ân-ı kerîme] ve Resûlüne [Sünnet-i
seniyyeye] götürün. (Nisâ / 59)
ayeti
anlaşmazlığa düştüğümüz her hükmü Allah ve resulüne götürmemizi emretmektedir.



Biraz da R. İhsan Eliaçık’ın Yaşayan Kuran
meal/tefsir çalışmasına dair yaptığı tahrif, tebdil ve tağyir örnekleri
üzerinde duralım.



 “Allah katında din
İslam’dır”
ilkesini O; “ Bütün dinler
islamdır”
şekline getirmiştir. Ona göre hak din falan yok bütün dinlere
eşit davranarak sanki muharref dinleri temize çıkarmaya çalışıyor.



Hz. Meryem’in mucizevi şekilde erkek eli değmeden Hz. İsa’ya hamile
kalmasını reddediyor. Öyle ya inanmak yerine aklı almadığı hazmedemeyerek olayı
iğrenç bir boyuta taşıyıp rey ile tefsir yapma küstahlığını kendinde buluyor.
İfadesi aynen aşağıdaki gibi:



“Hz.Meryem’in
meşru bir yoldan bir erkekle ilişkisi olmamışsa bunu iki şekilde yorumlamanın
mümkün olduğunu bunlardan birincisinin nişanlısı Yusuf’tan hamile kalmış
olabileceği ikincisi ise genç erkeklerin rüyalarında ihtilam olmaları gibi Hz.
Meryem’in de rüyasında bir erkekle ilişkiye girdiğini görüp rahmindeki
yumurtacığı harekete geçirmiş olabileceğidir. Kuran ise bu olayı üslubu
çerçevesinde nezih bir dille anlatmaktadır.”
diyebilmiştir.(2/143)



Eliaçık kuran kavramlarına farklı açıdan yaklaşarak hiç olmayan anlamları
yükleyip akidevi saplantı içerisine girmiş oluyor. Akli olarak getirdiği
izahatları zorlama teviller getirerek zihinleri bulandırıyor adeta.  
Mesela
yazar, "Ma' ruf" kavramının;



“İnsanların öteden beri bildiği
tanıdığı ortak ve evrensel iyilikler”
anlamına geldiğini söylemektedir.
(1/156) "Ameli salih"
kavramı da benzer bir evrime uğramış gözükmektedir. Yazar, bu kavramı
incelediği Asr suresinde;



"Şu halde ameli salih; iyi güzel
doğru ve faydalı olanı yapmak bunlar için çalışmak.."



Bakalım
yazar, şeytan hakkında neler diyor:



"Bir cins isim olan şeytan,
ontolojik karşılığı bulunmayan, hali hazırda görünmeyen ve fakat etkisi
hissedilen tabiattaki kötülük durumlarına isim olmuştur."
(1/36(326))



İblise yaptığı yorum da böyle bir şey;



“İblis; insan oğlundaki kötülük
temayülü ve dürtüsünü temsilen birinci bölümde iblis..... ikinci bölümde şeytan
olarak geçtiğini görüyoruz”
(1/324)



“Aslında şeytan ve iblis diye bir şey yok” diyor yazarımız.
"Peki ne var?" sorusuna da: “Bunların tabiattaki kötülük durumları
olduğunu ve kötülük temayül ve dürtüsünü temsilen insan zihninde var
edildiğini”
savunuyor.



Sayın Eliaçığın Kur' an' ı tercümesi ve mealde kullandığı uslüp ve yöntem,
tamamen tutarsızlık, dil kurallarının ihlali ve anlam hatalarıyla doludur.
Örnekleri inceleyip yakından görelim istedim:



 Bakara 102' de; “Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür.” mealindeki
ayet yazarımızın neşterle ameliyatı sonrası:



”Kendilerini üfürükçü bezirganlar haline
getiren büyücülük ne kötüdür.”
şekline dönüşmüş. Burada yazar ayetin içini
olma ihtimali çok uzak lafızlarla doldurarak güya açıklayıcı olsun diye
yüzseksen derece anlamdan kayma yapıyor. Dil kurallarını çiğniyor, tercüme
hatası yapıyor, bunun doğal sonucu olarak da anlamda farklılaşma peyda oluyor.
Büyük bir uslüp hatası bunu bilinçli yaptığı için kelimelerin yerini
değiştiriyor tebdil yapıyor, tebdil tağyire yani orjinallikten sapmaya
dönşüyor.  .



 Bakara 93’te; “Hani bir zaman sizden söz almıştık ve Dağı üzerinize yükseltmiştik”
ifadesi yazarın keyfi yorumuyla düzeltilerek:



“Hani bir zamanlar dağı şahit tutarak
sizden söz almıştık.”
Haline çevriliyor, yükseltmeyi şahidlik olarak alması
izah edilemeyecek bir durum, ciddiyetten ve liyakatten ne kadar uzak olduğu bir
kez daha gözler önüne seriliyor.



 Neml suresi 82. ayet-i kerime; “…onlara yerden bir dabbe (mahluk)
çıkarırız da; o onlara, insanların ayetlerimize kesin olarak iman etmemiş
olduklarını, söyler.”
iken, yazar bu ayeti de şöyle okuyor :



“onlara yeryüzünü canlandırıp dile
getireceğiz.”
Şeklinde yerden çıkmayı canlandırma olarak almış,



 Saffat 141' de; “gemide olanlarla karşılıklı kura çektiler” ayetini;



"Aralarında çekişmişler(yani yunus
as ile kavga ettiler)"
şeklinde tercüme ediyor.



 Müddessir 52' de; “onlardan her biri kendisine açılmış sahifeler verilmesini istiyor” buyrulurken,
yazar Eliaçık ;



“Her biri kendisine özel, isme yazılı
davetiye istiyor.”
demektedir... Tümüyle usul, yöntem hatası gramer
kuralları es geçilmiş, tebdil , tağyir ve tahrif etmeye çalışmış, keyfi yorum
ve tevile dayanarak açılamaya çalıştığı ayetleri bütünlüğünden ve bağlamından
koparıp zorlama anlamlar katmış. Ayetlein lafzi yönünü dikkate almadan
lafız-mana uygunluğuna ters, orjinallikten uzak kendi görüşleri meal-tercümenin
rengini yansıtmış. (bakınız: mumsema.com/ R. İhsan Eliaçık’ın “Yaşayan Kuran” meal/tefsir
çalışmasına dair).



 



Dinde Sapıtan İlahiyatçı ve
Yazarlardan Çarpıtma Örnekleri-2



Bu yazı dizisine önceki konunun devamı olarak Mustafa
İslamoğlu’na Reddiye başlığı adı altında değineceğiz. Tarihselci-modernist
mutezili aklın temsil ettiği zihniyetin ne kadar saptırıcı, ehl-i sünnet dışı
bidat ehli görüşlerinin olduğunu, itikadi konularda halkın kafalarını
karıştıran bugünlerde popüler olan melacilik furyasının iç yüzünü tanımaya
çalışacağız.



MUSTAFA
İSLAMOĞLU’NA REDDİYE



Mustafa İslamoğlu' nun (Arif Çevikel = Sami Hocaoğlu)
sitesindeki bir yazıda aynen şu ifadeler var:



Kabir Azabı Kabir azabı olduğuna
inanmayan arkadaşım var. Kendisinin Kur' anı Kerim' i incelediğini ve kabirle
ilgili bir bilgi bulamadığından inanmadığını söylüyor.Kesin delilleri nerede
geçmektedir?
03/03/2007



CEVAP: Kabir azabı, İslam ekolleri arasında temel bir tefrika konusu olmuştur.
Savunanlar da reddedenler de Kur' an' dan bazı ayetleri delil getirmişler, fakat
bu deliller doğrudan kabir azabının varlığına ya da yokluğuna delalet etmediği
için iki tarafın tezi de temelsiz
kalmıştır
. Kabir azabı ancak hadislerle temellendirilebilir. Hadisler ise akaide konu olmazlar.
Dolayısıyla kabir azabı iman veya inkarın konusu değildir.



(http://www.mustafaislamoglu.com./haber_detay.php?haber_id=131)



Kabir
sorgusunun nimeti ve azabına delalet eden ayetler şu ayetlerdir:



"Asla!
Bu onun söylemiş
olduğu bir sözden ibarettir. Onların önünde de
diriltilecekleri güne



kadar bir
berzah vardır."
(el-Mu' minun/100)



"Firavun
hanedanını ise kötü azab kuşattı. Ateştir o, onlar sabah-akşam ona
arzolunurlar.
Kıyametin
kopacağı günde: ' Firavun hanedanını azabın en şiddetlisine sokun'
(denilecek)."(el-Mu' min/45-46)



"Allah
iman edenlere dünya hayatında da, ahirette de sağlam söz üzere sebat
verir."



(İbrahim/27)



"Sen
zalimleri ölümün sıkıntıları içinde meleklerin ellerini uzatarak: ' Ruhlarınızı
çıkarın,Allah' a kar
sı haksız yere söylediklerinizden, O' nun âyetlerine
karşı kibirlendiğinizden dolayı



bugün zillet
azabıyla cezalandırılacaksınız.' derken bir görsen!"
(el-En' âm/93)



"Biz
onları iki kere azaba uğratacağız. Sonra da büyük bir azaba
döndürüleceklerdir."
(et-



Tevbe/101)



Sünnetten
bunun delaletine dair rivayet edilen hadisler de şöyledir: (Bu husustaki
sahih hadisler tevatür derecesine ulaşmıştır. ) Bunlardan birisi Enes Radıyallahu
anh
' ın rivayet ettiği hadis-i şeriftir. Buna göre Rasûlullah Sallallahu
aleyhi vesellem
söyle buyurmuştur: "Kul kabrine yerleştirilip,
arkadaşları onu bırakıp gittiklerinde, kendisi henüz ayaklarının seslerini
duymakta iken ona iki melek gelir, onu (kabirde) oturtur ve ona şöyle derler:
Sen -Muhammed Sallallahu aleyhi vesellem' i kastederek- bu adam hakkında ne
diyordun? Mü' min kimse: Ben şehâdet ederim ki o Allah' ın kulu ve rasûlüdür,
der. Melekler ona: Cehennemde kalacağın yere bir bak. Yüce Allah şimdi o
kalacağın yerden bedel olarak cennetten sana bir yer vermiştir. O bu iki yeri
de bir arada görür. "



Abdullah b.
Ömer Radıyallahu anh' tan rivayet edilen hadiste ise Rasûlullah Sallallahu
aleyhi vesellem
buyurdu ki: "Sizden herhangi bir kimse öldügü
takdirde ona kalaca
gı yer sabah-aksam gösterilir. Eger
cennet ehlinden ise cennet ehlinden (birisi olarak), e
ger cehennem
ehlinden ise (cehennem ehlinden) birisi olarak ona yeri gösterilir ve: Ancak,
Kıyamet gününde Allah seni tekrar diriltece
gi vakte kadar senin kalacagın
yer burasıdır, denilir."(
Buhârî, IV, 85; Muslim, VIII, 160; Nesâî, IV,
106-107; Muvatta, I, 237; Müsned, II, 16, 113)



Hz. Peygamber (s.a.s) bir mezarlıktan geçerken,
iki mezardaki ölünün bazı küçük şeylerden dolayı azap çekmekte olduklarını
gördü. Bu iki mezardaki ölülerden biri hayatında koğuculuk yapıyor, diğeri ise
idrardan sakınmıyordu. Bunun üzerine Resulullah (S.A.V) yaş bir dal almış,
ortadan ikiye bölmüş ve her bir parçayı iki kabre de birer birer dikmiştir.
Bunu gören ashap, niye böyle yaptığını sorduklarında: "Bu iki
dal kurumadığı sürece, o ikisinin çekmekte olduğu azabın hafifletilmesi
umulur."
(Buhârî Cenâiz, 82; Müslim, İmân, 34; Ebû
Dâvud, Tahâret, 26)
buyurmuşlardır.



İbn Teymiyye
‘ölünün, meleklerin; Rabb, Din ve
peygamber ile ilgili
sorularına cevap vermesi şeklinde meydana gelecek kabir fitnesi’ hakkında aynen
şöyle der:

“Bu fitne hususunda Ber⒠b. Âzib, Enes
b. Mâlik, Ebu Hureyre ve daha birçoklarının, Hz. Peygamber
(s.a.v)’den naklettiği hadisler, tevatürdür.”derken,



İbn Kayyim da “Kitâbu’r-Rûh”da der ki:

“Kabir azabı ve Münker ile Nekir adlı
meleklerin
(kabirde ölüyü) sorguya çekmesi ile ilgili Hz. Peygamber (s.a.v)’den gelen hadisler, pek çok olup (bunlar) mütevatirdir



Kabir azabını dinde sadece
Kuranla yetinen hariciler ve akla ters düştüğü için hadis inkarcılığı yapan
mutezile reddeder. Sanki sayın islamoğlu kurancılık ve mealcilik fitnesine
kapılıp mutezili aklıyla oryantalist bakış açısına göre hüküm veriyor. Ne
dersiniz ümmetin üzerinde ittifak ettikleri mutevatir rivayetlerin kati delil
olduğu usulud-dinden olan kabir azabını inkar etmek kişiyi dinden çıkarmaz mı?,
küfre sokmaz mı?. İslamoğluna imanını yenileyip tazelemesini diliyoruz, Allah o
ve onun giblerine hidayet versin.



Modern din anlayışına sahip
İslamoğlu gibileri akaidi konularda mutezilenin bidat görüşlerini benimsemekle
kalmıyor ehli sünnet vel cemaat alimlerini, 
müctehidleri ve mezhep imamlarını hadis alimlerini suçlayıcı hafife
alıcı ifadeler kullanıyor. Mustafa İslamoğlu’nun Eşariliği cahiliyye
müşriklerine benzettiği gibi. Yine aynı şekilde onun gibileri hadisleri Kuran’a
arzediyorlar, birbirine zıtsa hadise uydurma diyorlar; hadis ilmini araştırma
zahmetine girmeden hadisleri reddetme hastalığına sahiptirler. İslamoğlu Ebu
Hureyre’ye sonra da İmam Buhari ve İmam Müslim’e yönelik hakaret ederek
peygambere yalan isnad edip aşağıdaki hadisi uydurduklarını söylüyor.  İmam Buhari ve İmam Müslim, Ebu Hureyre
radiyallahu anhu’dan rivayet eder, Peygamber şöyle buyurdu: Eğer Benu İsrail
olmasaydı –stoklamadan dolayı son derece hızlı -yemek bozulmaz, et de 
kokmazdı.(Muslim-Rıda 2/1092, 1470) bu ne kadar ağır iftira suçlamadır. Halbuki
hadis şöyle anlaşılabilir. Bazı ilim ehli de şöyle der, “Bulutu üstünüze
gölge yaptık. Size, kudret helvası ile bıldırcın indirdik. “Verdiğimiz
rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin” (dedik). Onlar (verdiğimiz
nimetlere nankörlük etmekle) bize zulmetmediler, fakat kendilerine
zulmediyorlardı.”
(Bakara-57) Allah, benu İsrail’e kudret helvası ve
bıldırcın eti indirdiğinde yeterli derecede indirmişti ancak onlar bunlarla
yetinmeyip hemen stoklamaya başladı, biriktirdi, vahye muhalif bir tutum
sergiledi, bunun üzerine başka zamanda bu derece bozulmayan yemek ve et, daha
çabuk bozuldu ve çürüdü. Bu durum da, ilk defa yemek ve etin bu derece çabuk
bozulmasına sebep olan millet olarak benu İsrail anıldı. (
http://www.ubeydullaharslan.com/index2.php?sayfa_id=41&id=466)



Ancak nedense kolaycılığa
kaçıp hadis uydurmadır deyip   araştırmadan atıp tutmak hadis
düşmanlığının bir sonucudur. İlk defa hadis düşmanlığı müsteşrik ve
oryantalistlerden islam dünyasına bir mikrop gibi sızmıştır. Şu anda da çağdaş
modern dünyada dinde yenilik dinde reform adı altında zihinleri ele geçirilen
sözüm ona ilahiyatçı yazarlar bunun için at koşturuyorlar, sahihi din
anlayışını bozarak sarih naklin yerine yanıltıcı aklı yerleştirmeye rivayetle
tefsir yapma yerine ehliyeti olmadan kolaycılığı ve farklılığı katarak reyle
hevayla tefsir yapma anlayışı geliştirildi. Hadis düşmanlığı yapan mutezili
aklın çağdaş versiyonlarından sadece kuranı bana yeter diyen toptan hadis
inkarcılığına soyunan içimizdeki oryantalist sünnet düşmanı harici- mealci-
kurancılık akımının bir yansımasını dile getiriyor İslamoğlu.  9 –
mehdi a.s. geleceğini inkar ediyor fakat

muhibbi olduğu şiilere gelince hiçbirşey

söylemiyor.halbuki mehdi inancı şiilerin temel

akidelerinden,

10 – aklına uymayan bütün hadisleri “kur’ana

uymuyor” gerekçesiyle inkar ediyor.

11 – deccali inkar ediyor,

12 – ye’cûc ve me’cûcü inkar ediyor,

13 – peygamber mucizelerini kendi aklına göre

tevil ediyor,

14 – peygamberimizin kıyamet ile ilgili

hadislerinin hepsini inkar ediyor..

15 – sahabelere dil uzatıyor.

16 – afganistandaki budist heykeller için

üzülüyor.

17 – buhari,müslim ve diğer hadis müelliflerini

yalancılıkla suçluyor.







 Mustafa İslamoğlu mirac konusunda da
mutezilenin bozuk saptırıcı aklı esas alan inancını benimsiyor. Malumunuz
mutezile mirac konusunda Mutezile fırkası, “Miracı
kabul etmek, Allaha mekan ittihaz etmek olur”
diyerek Miracı inkâr inkâr
etmiştir. Mirac mücizesinin birinci
merhalesi olan Mescid-i Haram' dan Mescid-i Aksâya kadar olan kısmını inkar
etmek küfürdür. Çünkü bu ayetle sabittir. “Bir gece, kendisine
âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, kulunu (Habîb-i edîbi Muhammed
Mustafa’yı) Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya
götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir; o hakkıyla işiten, kemaliyle
görendir.” (İsrâ /1)
İkinci merhalesi Mescidi Aksa dan göklere doğru bedeni ile
yükselmesidir. Bu meşhur hadislerle sabit olduğundan inkarı bid' attır.)(Kaynak:
Ömer Nesefi Akaid Kitabı)



Şimdi de Sayın islamoğlu’nun
kader konusundaki yanıltıcı saptırıcı düşüncelerine göz atalım. Mustafa
islamoğlu Hasan-ı Basri’ye ait olduğu şüpheli olan Kader Risalesi ve Şerhini
tercüme etmiş. Bahaeddin sağlam kitabın tenkidini yaparken İslamoğlu’nu
kastederek
Hocamız gibilere “Müdakkiktir; fakat
muhakkik değildir” denilir. Yani çok iyi inceliyor. Fakat aldığı bilgilerin,
gerek dil açısından, gerek yorum ve muhakeme açısından doğruluklarını tam test
edemiyor.
diyor. Çok doğru tespit yerinde İslamoğlu
Türkçeyi kullanmada mahir, usta ama Arapça çevirisi yetersiz ayrıca
metodolojiyi es geçiyor sadece kullandığı kelimeleri edebi sanat ve
sembolizmle(alegorik tarz) süsleyip harmanlayarak kendine göre mana veriyor;
uslüba, lafzın manaya uygunluğuna dikkat etmiyor. Kendi kafasına göre hitabet
sanatını kullanıp sözcüklerin ve ürettiği mananı büyüsüne kapılarak bir akıl
oyunuyla kalabalıları etkisi altına alıyor. O kadar yanlış fikirleri söylediği
halde onu dinleyenler koyun gibi sessizce tepkisiz körü körüne itaat ediyorlar
üstadlarına, delil veya kaynak istemiyorlar ustadlarınnı konuşmalarına.
Diyebiliriz ki, Sayın İslamoğlu iyi bir hatip söz ustası, Türkçeyi çok iyi
kullanıyor; ama Arapçası berbat, herhangi bir metod kullanmıyor, aklına estiği
şekilde yorum yapıyor. Bahaeddin Sağlam’ın tespitlerini aktarmakta yarar var.
Sh:10 Ehl-i Sünnetten olan Eş’arilerin kader anlayışını
müşriklerin kader anlayışıyla eşit tutuyor. Hasan Basri’yi ise, bir Mutezili olarak
gösteriyor. Maturidi’yi de bu çizgide gösteriyor.  Sh: 39
“Bu eserde Kaderiye, Cebriye, Ehl-i Sünnet, Mutezile gibi isimleri
kullanmadık. Çünkü Hasan Basri’nin Risaleyi yazdığı dönemde bu isimlerin
hiçbiri ortalıkta yoktu.”diye yazılmıştır. Sh:63
M. Hoca, daha önceki mütercimlerin “ahmedü
ileykallah’e”
ifadesini, “Zatından başka ilah olmayan Allah’a hamd ederim”
diye çevirmeleri yanlıştır. Doğrusu “Sana olan lütfundan dolayı Allah’a hamd
ederim” demektir, diyor. Sh: 96-97 Tercümede
yanlışlık var:“Allah şöyle buyurdu: Haydi eğer doğru sözlüyseniz getirin
delilinizi. (Kasas, 28/75) Yani keyfinize göre uydurup bana nisbet ettiğiniz
konularda: “Sonunda onlar bilecekler ki hakikat Allah katındadır ve uydurup da
Allah’a isnat ettikleri şeyler, onların gözü önünden kaybolacaklardır.” (9. 05. 2012 / Mustafa İslamoğlunun
Kader Kitabının Raporu /
Bahaeddin Sağlam)



Bahaeddin Bey’in
tespitlerinden şunu anlıyoruz. Öncelikle İslamoğlu’nun kelam ilminde noksanlık
var, Hasan-ı Basri’yi mutezileye yakın addediyor, halbuki Hasan-ı Basri
hazretleri tabiun büyüklerinden olup hayatı boyunca ehli sünnetten ayrılmayan
selef alimlerimizdendir. Yine İslamoğlu Eşariliği insafsızca suçlarken
Maturidiliğe de övgü yağdırıyor. Bilmiyor ki 
Mâtürîdîler, Mutezileyi Eşarîlerden daha çok eleştirmiş, hatta
Mutezile’nin Mecusilerden daha beter bir halde olduğunu söylemişlerdir. Sanırım
Eşarilik ve Maturidiliğin kader konusunda aynı çizgide olduğunu söylemek te
fayda var. Hem Eşarilik hem de Maturidilik insanın fiil ve eylemlerini takdir
edip yaratanın Allah olduğunu; ama o yaratılan fiil yada eylemi işleyenin
insanoğlunun kendisi olduğunu savunur. 
Ancak İslamoğlu’nun savunduğu mutezile hayrı Allaha dayandırırken şerri
nedense Allah’a isnad etmezler. Oysaki Kuran-ı Kerim bize hayrın da şerrin de
Allahtan geldiğini hatırlatır. “Onlara bir iyilik geldiği zaman derler
ki, bu Allah katındandır. Bir kötülük geldiğinde de bu sendendir. De ki hepsi
Allah’tandır.”
(Nisa / 78)



İslamoğlu kader konusunda “iman bilinci” adlı
kitabının 17. sayfasında bakın ne diyor:

“Allah’a, Ahiret gününe, Meleklere, Kita­ba, Peygamberlere inanmak. Bu beş
madde bir fazlasıyla Cibril hadisi diye meşhur olan ha­diste de yer alır.
Sonraki ilmihallere, imanın şartı olarak geçen tartışmalı fazlalık kadere i­man
maddesidir.” Mustafa İslamoğlu’nun Gerekçeli Meali açık bir şekilde yapılmış
olan Arapça gramer hataları, üslup ve yöntem hatalarıyla ve çelişkilerle
doludur.  Mealdeki zorlama çeviriler,
gereksiz-uygunsuz ifadeler, yanlış hükümler ve yetersizlikler saymakla
bitmiyor. Ünlü oryantalist İgnaz Goldziher İslam tefsir ekolleri adlı kitabını
türkçeye çeviren İslamoğlu Kuran ve Oryantalist
Bakış Açısı
adlı yazısında "..Ben
Goldziher' in eserinin hiçbir yerinde ne Kur' an' a, ne İslamı değerlere karşı, en
ufak bir hakarete rastlamadım.Ne dersiniz; yerli ' yersiz' oryantalist ruhlular,
akıl hocaları olan yabancı oryantalistlerden daha mı acımasız ve dahi insafsız
oluyorlar? "
diyor. Halbuki aynı İslamoğlu elin yahudisine övgü
yağdırırken İmam Buhari ve İmam Müslim’e hakaret ediyor. Hani deriz ya kökünden
beslenmeyen ağaç kurur, İslamoğlu da böyle işte.



Ebubekir Sifil hoca Mustafa İslamoğlu’nun yahudilikten
islama dönmüş olan Muhammed Esed’in mealini (ki, hemen belirtelim Esedin tefsir
yazma dirayeti ve ehliyeti yoktur) taklid etmekteki hünerinin ustalığını şöyle
izah ediyor: Emin olduğum bir şey var:
İslamoğlu mealinde öylesine baskın bir Esed etkisi var ki, mealin üstündeki
incecik İslamoğlu örtüsünü her kaldırdığınızda altından ya lafzen veya manen
Esed' in çıktığını görüyorsunuz. Bu, pek çok ayetin neredeyse kelimesi
kelimesine aynı tarzda meallendirilmesiyle kendisini kolayca ele veren bir
aynîlik…
Ayrıca Sifil hoca, İslamoğu’nun meal/ tefsir yazmadaki uğraş ve
çabasını, emek verdiği bu titiz! çalışmayı ilişkilendirmek için esere gerekçeli
adını vermesini de bakın hangi sözlerle dillendiriyor: Bununla birlikte İslamoğlu mealine
"işçilik" olarak hayli emek verildiği hemen anlaşılıyor. Burasını
teslim edelim. Her ne kadar açıklamalardaki çapraz atıflar, okuyucuda
"oradan oraya koşturulmak" gibi bir duyguya yol açabilecek yoğunlukta
ise de, hem "meal-tefsir" yazmak, hem de bunu "gerekçeli"
kılmak kaçınılmaz olarak böyle bir zorluğu doğuruyor besbelli…



     deccali inkar ediyor,

12 – ye’cûc ve me’cûcü inkar ediyor


Aşağıda islamoğlu hep okuyucularını uyardığı ayrıca bu adla kitapta çıkarmış
olduğu  Yahudileşme temayülüne kendisi
düşüyor. Kendi ifadesiyle reyle tefsir yaparak en büyük tahrifi yapıyor.
İslamoğlunun bu konudaki beyanı şöyledir:“Muhammed
ümmetinin Kur' ân' ı tahrifi”, olarak gösterdiği “tefsir ve te’vil adı altında
yapılan tahrif, belki de İslam ümmetinin Yahudileşme alametlerinden birincisi
olan tahrif sürecinde en büyük yeri işgal eder.”
(Yahudileşme Temayülü /
Mustafa İslamoğlu, syf 156 – 188 / Denge Yayınları) 



Bataklık meselesini anlatırken sayın islamoğlu
israiliyyatlara dalıyor, tahrif edilen Tevrat yorumcularına itibar ediyor, ama
selef alimlerinin bu konudaki görüşünü hiç dikkate almamış olmalı ki burada yer
vermiyor. Şimdi de Ebubekir hocanın Muhammed Esedin kopyası dediği Mustafa
İslamoğlunun meali hakkındaki kısa değerlendirmelerini aynen vermek istiyorum.



2/el-Bakara,
50: "Bir zaman da suyu sizin için açmış?" İslamoğlu bu ayete düştüğü
notta şöyle diyor: "Kur' an' da İsrailoğulları' nın geçip Firavun' un
boğulduğu bu su "bahr" ve "yemm" olarak anılır. Arapça olan
"bahr" Arapça olmayan "yemm" ile birlikte düşünülmelidir.
Eski Ahid' in İbranice metninde bu su "Yem Suf" olarak geçer.
"Saz Denizi" anlamına gelen bu ibareyi Kutsal Kitap yorumcuları
Kızıldeniz olarak yorumlar. Fakat "saz" bitkisi yalnız tatlısu
bataklıklarında yetişir. Sonraki yorumculara göre bu yerin Mısır' ın
kuzeydoğusunda sığ bir göl ya da Kızıldeniz' in hemen kuzey ucu ile daha
kuzeydeki göller arasında o dönemde var olan su yolu üzerinde bir saz bataklığı
olduğu sanılır. Olay Eski Ahid' de anlatılırken Musa' nın elini denizin üzerine
uzatması üzerine bütün gece çok güçlü bir biçimde esen batı rüzgârının denizi
kara hâline getirdiği ifade edilir. Boğulma olayının "saz denizi" adı
verilen tatlısu bataklığında gerçekleştiğini Tâhâ 78 zımnen teyit eder."



Burada
gördüğümüz "gerekçe"yi İslamoğlu' nun "Yahudileşme temayülü"
olarak ifade ettiği durumun şümulüne sokabilir miyiz? Kararı siz verin:



A. Burada
bir Kur' an ayeti, Tevrat esas alınarak, hatta Tevrat' ın kendisi değil, kimi
"yorumları" esas alınarak yorumlanıyor; üstelik bu, Kur' an' ın izin
verdiği/mümkün kıldığı bir zemin üzerinden değil, tamamen "bahr" ve
"yemm" kelimelerine bir kısım Tevrat yorumcularından bulunan karşılık
temel alınarak yapılıyor.



B. Söz
konusu yorumları "kesinliği ispatlanmış veriler" olarak görebilir
miyiz? Konu üzerindeki tartışmaların sonuçlandırılamamış olması bu soruya
olumlu cevap verilmesini imkânsızlaştırıyor. (Aradan geçen binlerce yıllık
zaman, bu tartışmaların sonuçlandırılmasının önündeki en büyük engeldir.) Yem
Suf (Yam Suph) ifadesinin ne anlattığının kesin biçimde tesbit edilememesi bu
problemin merkezini oluşturuyor. Bu ifadenin "Kızıl Denizi" mi (Red
Sea), yoksa herhangi bir "saz denizi"ni mi (Sea of reeds) anlattığı,
yahut bunların hiç biri olmayıp, sadece bir bölge adı mı olduğu hala tartışılmaktadır.
Hatta tartışılan sadece bu da değil. Yem Suf' un yeri üzerinde de sonuç alınması
mümkün görünmeyen spekülasyonlar bulunduğunu biliyoruz.



Bu ayeti
Tevrat yorumlarını esas alarak anlamlandırmak zorundaysak işin içinden çıkmamız
mümkün değil. Zira o yorumlar içinde İsrailoğulları' nın Hz. Musa (a.s)
liderliğindeki göçte izlediği güzergâhının Akdeniz kıyısı olduğunu
söyleyenlerden, denizin geçildiği yerin bugünkü Akabe Körfezi olduğunu
söyleyenlere kadar birbiriyle uzlaştırılması mümkün olmayan bir yığın yorum ve
tahmin var.



Burada
gözden kaçan daha önemli bir husus var: İslamoğlu' nun da parantez içi
ifadelerle kabul ettiği gibi, İsrailoğulları' nın Hz. Musa (a.s) önderliğinde
Mısır' dan ayrıldıktan sonra Filistin toprağına gitmek üzere izledikleri rota
üzerinde Sina Dağı da bulunmaktadır. Taşkınlık yaptıkları için "üzerlerine
kaldırılan" dağ budur. 7/el-A' râf, 163, İsrailoğulları' na konan Cumartesi
yasağını anlatırken, onların bir sahil şehrinde bulunduğuna dikkatimizi çeker.
Burası Kızıldeniz' i geçtikten sonra konakladıkları bir yer olması hasebiyle
Sina Dağının, Kızıldeniz' in batı çatalına bakan tarafında bir yer olmalıdır.
İsrailoğulları' nın izlediği güzergâh Kızıldeniz değil de İslamoğlu' nun iddia
ettiği gibi Kızıldeniz' in kuzeyi olsaydı, İsrailoğulları' nın Sina Dağı' nın eteğine
gelmek için anlamsız biçimde rotayı güneye çevirip oldukça derin bir kavis
çizmeleri gerekirdi. Zira Sina Dağı' nın bulunduğu yer, Sina yarımadasının güney
ucudur. İslamoğlu' nun öngörüsü ise İsrailoğulları' nın rotasının çok daha
kuzeyden geçmesini gerekli kılmaktadır. Üstelik Cumartesi yasağı meselesinin
geçtiği "deniz"in neresi olduğu sorusunun cevabı da burada havada
kalmaktadır?



Ebubekir
sifil hoca İslamoğlu’nun mealinin ilk 60 âyetindeki hataların bile 24 sayfa
tuttuğunu söyleyerek Kur’an’a saygı gösterilmesini istiyor.



2/el-Bakara,
8: "İnsanlardan öyleleri de var ki, "Allah' a ve âhiret gününe
inandık" derler; ama onlar mü' minlerle değiller."



Bu meale
düşülen notta da şunlar söylenmiş: "Veya bâ' nın maiyet vurgusuyla:
"mü' minlerle beraber değiller". Bir özneden bir eylemi fiille değil
de ism-i faille nefyetmek, onun sıfatından değil, zatından ve cevherinden
dışlamaktır. Buna nefyin haberinin bâ ile gelişi de ilave edilirse şu anlama
ulaşılır: "Onlar, özden inanma imkanlarını tercihleriyle tüketmişler, bunun
üzerine Allah da onların inanma ihtimallerini ortadan kaldırmıştır?"



İlgili
ayetin üstüne bu kadar açıklama yapacak kadar düşmüş birisinin, yanlışın
üstünden geçip gitmesi ve ilgisiz açıklamalarla meseleyi adeta boğuntuya
getirmesi anlaşılır gibi değil.



Burada
"mü' minlerle değiller" diye çevrilen kısım, "ve mâ hüm bi
mü' minîn"dir. İmdi;



A. Bâ
harfine "maiyet vurgusu" yüklenmedikçe bu anlama ulaşılması imkânsız
olduğu halde "gerekçe" kısmında farklı birşey söylüyor gibi yapmak
sırıtıyor!



B. Bâ
harfine burada maiyet vurgusu yüklemek doğru değil. Doğrusu; buradaki
"bâ"nın tekit ifade ettiğini söylemektir. İslamoğlu' nun çevirisine
kulak asacak olursak, yaratma ve takdir etme konusunda hiçbir gücün Allah
Teala' nın kudretinin önüne geçemeyeceğini ifade eden "Ve mâ nahnu bi
mesbûkîn"[2] ayetinin, "Biz, önümüze geçenlerle değiliz"
şeklinde anlaşılması gerektiğini söyleyeceğiz!! Yahut öldükten sonra dirilmeyi
inkâr eden müşriklerin ?aynı formda gelen?, "Ve mâ nahnu bi meb' ûsîn"[3]
ve "Ve mâ nahnu bi münşerîn"[4] ayetlerinin "Biz
diriltileceklerle birlikte değiliz" ve "Biz neşrolunacaklarla
birlikte değiliz" dediğini kabul etmemiz gerekecek?



"İman
etmek", "imana ulaşmak", "mü' min olmak"



2/el-Bakara,
24' deki "Fe in lem tef' alû ve len tef' alû?" şöyle meallendirilmiş:
"Ama eğer şimdiye kadar (bunu) yapamadınızsa, bundan böyle de asla
yapamayacaksınız demektir?"



Kur' an, bir
suresinin benzerini getirmeleri konusunda kâfirlere meydan okuyor. Meali
zikredilen ayetin evvelinde şöyle buyuruluyor: "Eğer kulumuza indirdiğimiz
Kur' an' dan şüphede iseniz, haydi onun gibisinden bir sure meydana getirin ve
Allah' tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın. Eğer (sözünüzde) sadıksanız
bunu yapın." Bu meydan okuyucu çağrının arkasından da şöyle buyuruluyor:
"Eğer bunu yapamazsanız ?ki hiçbir zaman yapamayacaksınız?, o halde yakıtı
insanlarla taşlar olan, kâfirler için hazırlanmış o ateşten sakının."



İslamoğlu' nun
meallendirme tarzında, kâfirlerin çağırıldıkları şeyi ilkin yapamamış olması,
daha sonra da yapamayacaklarının delili kılınmış. "? şimdiye kadar (bunu)
yapamadınızsa, bundan böyle de asla yapamayacaksınız demektir?" ifadesi,
şart ve cevap cümleleri olarak birbirine bağlanmış mürekkep bir cümle. Oysa
ayette, başında şart edatı olan "in"in yer aldığı cümle devam ederken
"ve len tef' alû" (ki hiçbir zaman yapamayacaksınız) şeklinde bir
cümle-i i' tiraziyye geliyor (başındaki "i' tiraziyye vavı" bunu açıkça
gösteriyor), ve bunun arkasından şartın cevabı "fe" ile başlayan
"fe' ttekû' n-nâr?" cümlesi yer alıyor. Şart ve cevabının atlanmasıyla
ve dahi "gelecek zamandaki olumsuzluğu anlatan "len" edatının
vurgusunun da işlevsizleştirilmesiyle ortaya çıkan bu çeviri hatası, hiç yoktan
ortaya bir sebeb-müsebbeb ilişkisi çıkarıyor! Sanki Allah Teala, kâfirlerin,
Kur' an' ın bir benzerini getiremeyeceklerini, şimdiye kadar getirmemelerine
bakarak anlamış gibi!! "Yapamadınız, yapamayacaksınız da" ile
"Yapamadınız, demek ki yapamayacaksınız" arasındaki farkı fark etmek
için özel bir çaba gerekmiyor?



2/el-Bakara
25' teki "Ellezîne âmenû"yu "İmana ulaşanlar" olarak
çevirmek nasıl bir gerekçeye dayanır? (Esed: "İmana ermiş olup ?")
"Gerekçe kısmında" zikretmediği için İslamoğlu' nun bu çevirisinin
hikmetini anlama imkânından mahrumuz. Ama bir husustan eminiz ki, "imana
ulaşmak" ile "iman etmek" aynı şey değildir. "İmana
ulaşmak", iman götüren verilere ulaşmak, imanı tanımaktır; belki iman etme
sürecinin başlangıcıdır. "İman etmek" ise kalbî bir itminanla iman
edilecek umdeleri tasdik ve ikrar etmektir; imanın kalbe yerleşmiş olması
halidir yani. "Eve varmak"la "evin içinde olmak" arasındaki
fark gibi?



Her ne kadar
İslamoğlu 4/en-Nisâ, 136. ayetine düştüğü notta et-Taberî' yi referans
göstererek Kur' an' ın "ellezîne âmenû" formu ile "mü' minûn"
formunu farklı anlamlarda kullandığını söylerse de, et-Taberî, 4/en-Nisâ 136.
ayetinin tefsirinde tamamen farklı şeyler anlatır. Orada söylediği kısaca,
"Ey iman edenler, (?) iman edin" ayetinin, kendi kitaplarına iman
ettikleri iddiasındaki Ehl-i Kitab' ın, bu iddialarında doğru olabilmeleri için
Kur' an' a ve Efendimiz (s.a.v)' e de iman etmeleri gerektiğidir.



2/el-Bakara,
34: "İşte o zaman meleklere demiştik ki: "Âdem(oğlu) için emre âmâde
olun. İblis hariç hepsi emre âmâde olmuştular." (Aynı emri, buradakiyle
aynı lafızlarla geldiği başka yerlerde, mesela 17/el-İsrâ, 61' de ise
"Adem' e secde edin" diye, 7/el-A' râf, 11' de ?kendi tabiriyle
"lam-ı leh vurgusuyla"? Âdem(oğlu) lehine emre âmâde olun" diye
çevirmesinden hasıl olan garabet üzerinde durmuyorum.) (Esed: "Sonra
Meleklere "(Haydi!) Adem' in önünde yere kapanın" dediğimizde?")



Bu
meallendirmede dikkatimizi çeken husus, "secde" emrinin "emre
amade olmak" şeklinde verilmesi. Acaba meleklerin Hz. Adem (a.s)' ın veya
Ademoğlunun emrine amade olması İslamoğlu için ne ifade ediyor? "Emre
amade olmak" tabiri, birinin emri altına girmeyi, her emrini yerine
getirmeye hazır olmayı ve emrinden çıkmamayı ifade eder. Meleklerle insan
arasında böyle bir ilişki mi var?..



Adem' e
secde' nin bir "ibadet secdesi" değil, "tahiyye secdesi"
olduğunu ve bizzat ibadet secdesinin mercii tarafından emir buyurulduğunu
söylemek varken bu saçma sapan tekellüfün mantığı nedir?.. (Operasyonel Meal Yazıcılığı yada Meal
Üzerinden Din Tasavvuru İnşası / Dr. Ebubekir Sifil / Rıhle Dergisi /
http://www.rihledergisi.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=92:operasyonel-meal-yazcl-ya-da-meal-uezerinden-din-tasavvuru-nas&catid=60:ntikad&I)



 



 



Dinde Sapıtan İlahiyatçı ve
Yazarlardan Çarpıtma Örnekleri-3



Bu yazı dizisine önceki konunun devamı olarak
Abdulaziz Bayındır’a Reddiye başlığı adı altında değineceğiz. Önceleri bir ara
Yaşar Nuri Öztürk  “Türkçe ibâdet yapılır
mı yapılmaz mı?”, “Teravih namazı aslında 8 rek’attır, ama 20 rek’at
kıldırıyorlar. Aslında böyle bir namaz bile yoktur” meselelerini ortaya atıp
gündemi alabildiğine allak bullak yapmıştı. Yine bir zamanlar Ankara
Üniversitesi İlahiyat profesörlerinden Hüseyin Atay, “Güneş doğana kadar sahur
yemeği yenilir” diyordu.  İstanbul
Üniversitesi İlahiyat profesörlerinden “Bilmem şu kadar dakika fazla oruç
tutturarak insanları boşu boşuna fazladan aç bırakıyorlar” diyor. Aslında
yaptıkları açıklamalarla halkın inanç değerlerinde şüphe ve tereddüt fitilini
ateşlemeyi hedefledikleri aşikardır. Kendi zanlarınca halkı geleneksel dine
sarılmakla suçlayan ve akaidin temel meselelerini sorgulayıp lakayt davranmakta
beis görmeyen bu zevat ciddi ve hassas konuları gayri ilmi bir şekilde
laçkalaştırmaktadırlar.



ABDULAZİZ
BAYINDIR’A REDDİYE



Abdulaziz Bayındır
tartışmayı seven ama munakaşa uslubundan yoksun, dini bilgisi olan ama dini
hakikatleri çarpıtan bir yapıya sahiptir. Sayın bayındır 1986 dan 2012 ye kadar
İstanbul müftülüğü fetva kurulundayken sesi sedası çıkmazken ne oldu ki birden
diyanet halka 70 dk fazla oruç tutturuyor
, yok adetli kadın hayızlıyken oruç
tutabilir kuranı kerim okuyabilir diyerek haricilere benzemeye çalışıyor; çünkü
haricilerden bir kesim, adetli kadının namaz kılmasını da farz sayarlar (Şevkani / Neylul Evtar) miracı ve
kaderi inkar ederek mutezile yolunu tutmuş oluyor; çünkü mutezile mucizeyi akla
ters olduğu için reddeder. Ne oldu ki, bayındıra medyada kendince hakikatleri
söylemeye başladı(?) bu uyanış hayra alamet değil miydi yoksa? İşte 1986
senesinde Altınoluk Dergisi’nde sayın bayındırın Oruçla İlgili Bazı Fıkhî
Hükümler
başlığı altında yazdıkları: “ORUÇ TUTAMAYACAK OLANLAR



A) Âdetli ve loğusa olanlar



Bir kadın Ramazanda gündüzün âdet görmeye
başlasa veya çocuk doğursa, orucu bozulmuş olur. Artık âdet ve lohusalık
günlerinde oruç tutması câiz olmaz.”



(Kaynak:
Altınoluk Dergisi, sene 1986 Mayısı, sayı 003, sayfa: 021.)



 86
senesinde yazdıklarınız ortada ama şimdi kalkmış o söylediklerinizin tam
tersini savunuyorsunuz. Doğrusu söylediklerinizin hangisine inanacağımızı
bilemiyoruz, aslında biliyoruz da nasıl böyle 180 derece değiştiniz çok
şaşırdık. Şimdi de çıkmış oguünkü fetvanızı (doğrusunu) savunanları kınıyorsunuz,
hariciler gibi ben haklıyım, ben
doğru  yoldayım benim dışımdakiler
yanlışta ısrar ediyor
söylemleriyle adeta geçmişte söylediklerinizi
dışlıyorsunuz
:



“Âdetli kadın için ne deniyor?
Ramazanda oruç tutmak haramdır. Sen Allah’ın emrettiği zamanda kadına diyorsun
ki oruç tutman haramdır. Görüyor musunuz bozulmaları? Helali haramı koyan
kimdir? Allah Teâlâ. Peki Peygamberimiz’in böyle bir sözü var mı?”
  



Konuya Ali Eren hocanın sözleriyle devam edelim: Biz
de  size şunu soralım: İslam fıkhı 1986’da başka, 2012’de başka mıdır?
Fıkhî hükümler her 26 senede bir değişiyor mu? Yoksa değişen İslâmî meseleler
değil de siz misiniz?(Ali Eren /
Oruç 70 dakika uzun mu tutturuldu? /
Kasr- ı Arifan Dergisi Eylül 2012; syf 30-34)



Ya peki İstanbul müftülüğünde fetva kurulundayken ses
çıkarmayan suspus olan bayındıra mı yoksa medyada doğruları çekinmeden söyleyen
yiğit bayındıra mı inanacağız? Bayındır bilmiyor mu ki, fıkıhta şöyle bir kaide
vardır: Bir meseleyle ilgili olarak ayet yada hadiste
açık bir beyan, delil varsa bu o konuda nass sayılacağından ayrıca içtihada
gerek yoktur, velev ki öyle olsa bile sele
fi salihinin izinden gitmek
gerek. Aksi halde kişinin kendi reyine göre hüküm vermesi o konuda verilmiş
olan nassı hiçe saymak demek değil midir? Yukarıda açıklamalarını verdiğimiz
sayın bayındırın bile bile hatasında ısrar etmesi bu bilinçli yatığını
göstermektedir. Aslını söylemek gerekirse bir müslümanın çizgisi değişmemeli emrolunduğun gibi dosdoğru ol (Hud/112) ayetini
tüm hayatına teşmil edip uygulamalı, çizgisinden ödün vermemeli, duruşu ve
şahsiyeti İslami olmalıdır, her esen rüzgara kapılmamalı, inancı kökleri kayaç
topraklarda sağlam olan ağaçlar gibi olmalıdır. Bir ilim adamı İlmiyle salih amel ettikçe Allahın bilmediklerini
ona öğreteceğini aklından çıkarmamalı, medyatik ve akademik kaygılardan, farklı
açıklamalarla ona buna yaranmaktan vazgeçip tek başına olsa hakkı haykırmaktan
kuran ve sünnet yolundan ayrılmamalı; kendi akıl ve hevasına göre davranarak
bidat yoluna girmemeli, yoksa maazallah amelini boşa çıkarıp kaybedenlerden
olabilir.



Şimdi Abdulaziz Bayındırın olur olmaz çırpınışlarının
ve çok sesli gürültülerinin altında yatan gayri ilmi ve ciddiyetsiz
açıklamalarını ve görüşlerini yakından inceleyelim. Önce Kurana abdestsiz
dokunulabileceğini söyleyen bayındırın açıklamalarına bakalım



Kur’ân’a abdestsiz dokunulamayacağını söyleyenler şu
ayete dayanırlar: “O, değerli bir Kur’ân’dır. Saklı bir kitaptadır. Ona temiz
sayılanlardan başkası dokunamaz.” (Vâkıa, 56/77-79) “Saklı” diye tercüme edilen
“meknûn” kelimesi aynı surenin 23. âyetinde Cennetteki huriler için de
kullanılarak “onlar saklı incilere benzerler” denmiştir. İnci istiridyenin
içinde saklıdır, kabuğunu kırmadan ona dokunulamaz. Aynı kökten Türkçemizde “kın”
kelimesi vardır. Kının içindeki kılıca da dokunulamaz. Dolayısıyla bu âyetteki
“saklı kitap” levh-i mahfuzdur. Bu ayete dayanarak Kur’an’a abdestsiz veya
adetli birinin dokunamayacağı söylenemez.



Kur’an, bütün insanlığa gönderilen kitap olduğu için Müslüman olmayanlar da onu
ellerine alıp okuyabilirler. Nitekim Peygamberimiz, dokunacağını bildiği halde
Heraklius’a içinde şu âyet bulunan bir mektup yazmıştı:



“De ki: Ey Kitap ehli! Size göre de bize göre de doğru olan söze gelin;
Allah’tan başkasına kul olmayalım. Ona bir şeyi ortak koşmayalım. Hiçbirimiz,
Allah’ın dışında birilerini rabler edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse deyin ki:
Şahit olun, biz ona teslim olmuş kimseleriz.” (Âl-i İmran, 3/64)



Sonuç olarak abdestsiz veya adetli olan ya da Müslüman olmayan birinin Kur’ân
okuyamayacağını veya Kur’ân’a dokunamayacağını söyleyenlerin dayandığı sağlam
bir delil bulunmamaktadır. Müslüman kadınlar sadece yabancı erkeklerin yanında
ve namaz kılarken örtünmek zorundadırlar. Kur’an okurken ve dinlerken başı örtme
görevi yoktur.

Bütün bunlar zaruretten dolayı değildir; Kur’an ve Sünnetin ortak hükmüdür.



Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz olarak dokunmanın caiz
olmadığı görüşü savunanların arasında sahabeden Hz. Ali, Abdullah ibn-i Mes’ûd,
Sa’d b. Ebî Vakkâs, Abdullah ibn-i Ömer, Said ibn-i Zeyd ve Selmân-ı Fârisî
bulunmaktadır. Tabiîn-i Kirâm arasından Atâ ibn-i Ebi Rabah, İbn-i Şihab
ez-Zührî, Hasan el-Basrî, Tavûs ibn-i Keysân, Salim ibn-i Abdullah ibn-i Ömer,
Nehaî ve Medine’nin yedi fakihi sayılabilir.2 Bunun yanında dört mezhep imamı
da, Kur’an-ı Kerim’e abdestsiz dokunulamayacağı görüşündedirler. (el-Hidâye, 1/31; el-Mühezzeb, 1/32;
İkdu’l-cevâhir, 1/62; el-Muknî, 1/56)
Bu hususta istisna olarak Malikî
mezhebinde, ilim talebeleri ve hocalar için devamlı olarak abdestli bulunmanın
zorluğundan dolayı ve aynı şekilde hayızlı olan kadınların da cünüp kimsenin
aksine olarak öğrenme zaruretinden dolayı Kur’an’a abdestsiz olarak
dokunulabileceğini söyleyenler olmuştur. (
Şerhu’l-Kebîr,
1/126)
İşte kuranı kerime abdestsiz dokunulamayacağının kuran sünnet ve icmadan
delilleri….



Kur’an’dan Delil: Bu hususta: إِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَرِيمٌ فِي كِتَابٍ مَكْنُونٍ لَا يَمَسُّهُ إِلَّا الْمُطَهَّرُونَ “Bu ki­tap,
pek de­ğer­li, şe­ref­li bir Kur’ân’­dır. O iyi ko­run­muş bir ki­tap­ta,
Levh-i Mahfuz­da­dır. Ona ter­te­miz olan­lar­dan baş­ka­sı do­ku­na­maz.”
(Vâkıa /
77-79)
 ayet-i kerîmesi
delil olarak serdedilmiştir.



Sünnetten Deliller: Konuyla
ilgili hadisler şunlardır:
عَنْ حَكِيمِ بْنِ حِزَامٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ لَمَّا بَعَثَنِى رَسُولُ اللَّهِ - صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ - إِلَى الْيَمَنِ قََالَ لَا تَمَسُّ الْقُرْآنَ إِلَّا وَأَنْتَ طَاهِرٌ



Hakim b. Hizam’dan rivayet edildiğine göre o şöyle
söylemiştir. “Resûlullah (sallallahu aleyhi vesellem) beni Yemen’e gönderdi ve
bana şöyle buyurdu: “Tâhir/temiz olmadığın müddetçe Kur’an’a dokunma”.
(Hâkim, Müstedrek, 3 485; Dârekutnî, Sünen, 1/122; Beyhakî, Sünenü’l-kübra,
1/87)



عن عَبْدِ الله بْنِ عُمَرَ ، رَضِيَ الله عَنْهُمَا قَالَ : قَالَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ لَا يَمَسُّ الْقُرْآنَ إِلَّا وَأَنْتَ طَاهِرٌ



Abdullah b. Ömer’den rivayet edildiğine göre o şöyle
demiştir: Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurdular:
“Kur’an’a ancak temiz olarak dokunulur.” (
Dârekutnî,
Sünen, 1/121; Taberânî, Mu’cemu’l-Kebîr, 1/276)



İcmâ: Buna Hazreti
Ömer’in müslüman oluşu delil olarak gösterilebilir. Nitekim Hz. Ömer
(radıyallahu anh), müslüman olmadan önce kız kardeşine okudukları Kur’an’ı
vermelerini istediğinde kardeşi ona “sen necisin, ona ancak temiz olanlar
dokunabilir, gusül al veya abdest al”
mukabelesinde bulunmuş, bunun üzerine
Hz. Ömer radıyallahu anh, abdest almış ve Tahâ sûre-i celîlesini okumuştur. (
Dârekutnî, Sünen, 1/123)



Bayındırın dillendirdiği teravih kılmanın bidat
olduğunu, Hz. İsanın tekrar yeryüzüne inmeyeceğini söyleyen ve isra ve mirac
mucizelerini reddeden görüşlerine gelelim. Bizi
kuran bağlar, böyle bir şey olsaydı kuranda geçerdi, itikadi hadisler
uydurmadır, kuranda olmayan şeyler hadislerde de olsa itibar etmeyiz

söylemleriyle ortamı bulandırmaya çalışan sünnetsiz islam, kuran islamı
sloganlarıyla kendilerinin muvahhid, kurtuluşa eren olarak gören taife
bidatçilerin önde gidenleridir. Halbuki
hadiste
bunların 
"Ahir zamanda öyle bir zümre zuhur edecek ki, bunlar yaşça genç,
akılca kıttırlar. Konuştukları zaman en hayırlı sözden (Kur' an-ı Kerim' den)
bahsederler. Kur' an-ı Kerim' in kendilerine has olduğunu ve kendilerinin de
Kur' an üzere olduklarını zannederler." (Prof. İ. Canan, Kütüb-i 
Sitte, c/16, sh:363)
  "Sakın
sizden birini bulmayayım emrettiğim veya nehyettiğim hususlardan biri kendisine
ulaşınca koltuğuna yaslanıp "bilmiyorum ! Biz ALLAH' ın kitabında ne
buluyorsak ona uyarız." derken bulmayayım" (Tirmizi, İbn-i Mace, Ebu
Davud)



"Şunu kat-i olarak biliniz ki, Bana Kur' an ve onun bir benzeri
verilmiştir. Karnı tok bir halde rahat koltuğuna oturarak; "Bize kur' an
yeter! onda helal olarak ne görmüşseniz onu helal, neyi de haram görmüşseniz
onu da haram kabul ediniz. "bazı kimseler gelmek üzeredir." (ebu
davud 2/610,tirmizi 4/145,ibni mace 1/6 darimi 1/117)



"Gözünüzü açın!
Kendisine benden bir hadis ulaşacak ve o, süslü koltuğu üzerinde yaslanarak
oturmuş halde : "Bizimle sizin aranızda Allah' ın Kitab' ı vardır. İşte,
bunda neyi helal bulursak onu helal sayarız, bunda neyi de haram bulursak onu
haram sayarız" diyecek bir adam umulur mu? Halbuki şüphe yok Allah
Resulü' nün haram kıldığı şey, Allah' ın haram kıldığı şey gibidir."
(İbn-i  Mace-Ebu Davut, C/1, sh:6. Delailün Nübüvve, c/1, sh:24.)



Hadis imamı es-Suyuti şöyle
demiştir : "Şunu bilesiniz ki, usul ilminde bilinmiş olan şartları taşıyan
kavli olsun, fi' li olsun hadisler hüccettir. Resulullah' ın bu hadislerini inkar
eden kimse küfre girer ve İslam dairesinden çıkar; Yahudilerle, Hıristiyanlarla
veya Allah' ın dilediği diğer kafir fırkalarla beraber
haşrolunur." (İmam Suyuti, Sünnetin İslam' daki Yeri, sh:50. Umran
Yay.İst.)



 Saydığım akaid
meselelerinin hepsi usulud-dindendir, dinin temel inanç esaslarına aynen kitap
sünnet icmayla gelen şekliyle iman etmek esastır, şimdiye kadar peygamberimizin
ashabı, tabiun tebeuttabiun büyükleri, mezhep imamları ve müctehidler dinin
inanç esaslarını nasıl anlayıp iman ettilerse bize de selefin yolunu izlemek
düşer, aksini söyleyip bidat yoluna girmek Müslümanın yapacağı iş değildir.
Kimse batıya yaranmak için oryantalist söylemlerle dinde reform başlatmak üzere
dinin akide esaslarının kendine göre yorumlayamaz, şartların değiştiğini
söyleyip dini modernizme göre yumuşatıp kolaylaştırmak kimsenin haddine
değildir. 



 



Hiç şüphesiz bayındırın itikadi zaaflarını oluşturan
buhranlarda ve yanlış akide çizgisinde temel noktalar mutezili akıl ve harici
kuran yorumuna başvurmasıdır. Akılüstü mucize olan mirac hadisesini her
müslümanın Hz. Ebubekir-i Sıddık’ın iman satfeti ve sadakati gibi kabul etmesi
gerekirken çağdaş modern din anlayışının temsilcileri olan Abdulaziz Bayındır,
İhsan Eliaçık ve Mustafa İslamoğlu gibiler sorumsuzluk rüzgarına kapılıp
itikadi meseleleri akıl süzgecinden geçirme körlüğüne ve yanılgısına
kapılmaları üzücü ve hayret vericidir. 
Halbuki okudukça daha çok sorumlu olmaları gerekirken bildikleri onları
istikametten uzaklaştırıyor, uzaklaştırmakla da kalmıyor başlarında bulundukları
camiayı, cemaati, vakfı yada teşkilatı da saptırarak onların yükünü de
omuzlarında taşıyorlar. Zira Kuran ve Sünnette delili olan mirac mucizesini
peygamberi postacı konumuna sokup hafife almak, aklı vahiyden üstün tutarak
rasyonalist ve populist görüşleri abartarak islam inancının temel meselelerini
yani akideyi  sanki müslümanca değil de
oryantalistler gibi dışarıdan sorgulayıp dinin sabitelerinde eksik yada yanlış
yakalama hastalığına tutulmak akıl karı değildir.  Biliyoruz ki Müslüman emir ve yasaklara
teslimiyet ruhuyla yaklaşır, aksi taktirde iştik
ve itaat ettik
değil de işittik ve
isyan ettik
mantığını kullananlar iflah olmazlar, akidenin tevatürle sabit
önemli meselelerini ancak sorumluluk bilinci körelen teslimiyetçi ve halis
niyetten yoksun eleştirel, akılcı ve şüpheci yaklaşım sergileyen zihniyet
rahatlıkla tartışmaya açabilir.



 



 



 




Cevap yazmak için üye olun


Yazıyı çok sevdim hemen arkadaşıma göndereyim

Adınız Soyadınız
Arkadaşınızın adı soyadı
Arkadaşınızın E-Posta adresi



Eklenme Tarihi: 12.12.2013 12:34:20
Yazıyı Ekleyen : hakyolcusu
 Bu  yazı Bugün 0 kez okundu.
 Bu  yazı Toplam 3539 kez okundu.
hakyolcusu bugüne kadar toplam 3 yazı ekledi.
..:: Üye Paneli ::..
K.Adı :
Şifre  :
Beni Hatırla

..:: Favorilerimiz ::..
dedektör
nokta dedektör
nasıl gidilir
karikatür

..:: Son yorumlananlar ::..

''Allah (Haşa) Seçimlerimizi Bilemez'' Diyen Hocalara Cevap

KOMİK RESİMLİ YAZILAR

hadis

yemek tarifleri resimleri

HADİSLERİN EN GUZELİ


..:: Günün Yazıları ::..

4 BÜYÜK KİTAP HANGİ PEYGAMBERLERE GELDİ

KURANDAKİ SIRAYA GÖRE SURE İSİMLERİ

Fitne Merkezi Düğünler

umre ve cuma namazı

Kuran'ı Resul Değil, Allah Açıklamıştır!


Bugün Hiç Okunmadılar..

hz. resulullah'ın vefatından sonrası

bayram gelince şiir

Adak etinden kimler yiyemez?

filistin dua kabe imamının duası

UHUD'DAN SONRA-4


..:: Online Üyeler ::..


Doğum Günü Bugün Olanlar
abcabc , comez_gulıbık , ali rıza , devrim , 67_67 , Musulumanız elhamdurullah , elif_pehlivan ,

..:: Arama ::..

Bul:  

..:: En Son Arananlar ::..

clubasyacamiidavetiremsalakkarizmakarincamusafaceavatar

..:: Rasgele 5 Üyemiz ::..

   serap
   alparslan
   GüLe_SeVdAlI
   anahro
   mustafasungur25

Bu siteye eklenen yazılardan, yazıların yazarları sorumludur. Yazı eklerken alıntı yapılan kaynak mutlaka yazı sonunda belirtilmelidir. Mevcut herhangi bir yazıdan rahatsız olanlar suistimal@islamiyazilar.com mail adresine bilgi vererek duruma göre yazının kaldırılmasını sağlayablirler.