Bir müslimâna kötü gözle bakmak, onu çekişdirmek, ona iftirâ etmek, kalbini kırmak harâmdır. Bunların herbiri ayrı ayrı büyük günâhdır. Müslimâna kin beslemek de günâhdır. Bunların herbiri Kur’ân-ı kerîmde yasak edilmişdir. İslâmın iç düşmanları, yehûdî dönmeleri, müslimânları parçalamak, milleti birbirine düşman etmek için, örtülmüş târîh olaylarını, şişirerek ortaya koyuyorlar, inanması ve öğrenmesi farz olmıyan hattâ örtülmesi lâzım olan acıklı olayları meydâna çıkarmak, kardeşi kardeşe saldırtmak istiyorlar. Bu sinsi düşmanların yalanlarına aldanıp parçalanmıyalım. Hadîs-i şerîflerle övülmüş olan (Ehl-i sünnet) âlimlerinin bildirdikleri doğru yolda birleşelim. Birleşmekden kuvvet hâsıl olur. Ayrılık felâkete sebeb olur. Bunlar, müslimânların arasına îmân ayrılığı, fikr ayrılığı sokuyorlar. Kardeşi kardeşe düşman ediyorlar. Ehl-i sünnetin, dört mezhebe ayrılması, îmân ayrılığı, fikr ayrılığı değildir. Dört mezhebde olan müslimânların îmânları, düşünceleri birdir. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Birbirleri ile sevişirler. İbâdetlerde ve günlük işlerde, Kur’ân-ı kerîmin ve hadîs-i şerîflerin açıkça bildirmediği ufak tefek şeylerden birkaçını yapmakda ayrılmışlardır. Güç durumda kalınca, bu şeyleri diğer üç mezhebe göre de yaparlar. Müslimânların, îmânda fırkalara ayrılmaları felâketdir. Peygamber efendimiz, müslimânların yetmişüç fırkaya ayrılacaklarını, yetmişikisinin, bozuk inanışlarından dolayı, Cehenneme gideceklerini haber verdi. (Ehl-i sünnet) denilen doğru îmânlıların “rahmetullahi teâlâ aleyhim ecma’în” ba’zı işlerde dört mezhebe ayrılması ise, rahmetdir. Müslimânlara kolaylıkdır. Kur’ân-ı kerîmi, atların ayakları altında çiğnetenler, Ebû Tâhir Karmatî ve Hicâzdaki mezhebsizlerdir. Ravda-i mutahharayı harb meydânı yapan, hazîne-i Resûlü yağma edenlerin kimler olduğu (Mir’at-ül-haremeyn)de yazılıdır. Evet, Emevîlerin ve hazret-i Alînin vâlîleri arasında zulm yapanlar oldu. Müslimânlara işkence etdiler. Fekat, bunları ileri sürerek, ne hazret-i Alîye ve ne de hazret-i Mu’âviyeye dil uzatılamaz. Kötü birşey denilemez. Çünki ikisi de, Sahâbîdir ve hazret-i Alî, hazret-i Mu’âviyeden dahâ yüksekdir. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem”, Eshâb-ı kirâmdan hiçbirinin sonradan kâfir olmıyacağını, hepsinin Cennete gideceklerini haber verdi. Herhangi birisine dil uzatmamızı yasak etdi. Allahü teâlâ, Eshâb-ı kirâmdan râzı olduğunu, Onları sevdiğini bildiriyor. Allahü teâlânın sıfatları ebedîdir, sonsuzdur. Onlardan râzı olması sonsuzdur. Eshâb, sâhibler demekdir. Arkadaşlar demekdir. Resûlullahı, îmân ederek, bir kerre gören, sahâbî olur. İlk üç halîfe ve hazret-i Mu’âviye ve Amr ibni Âs, Eshâbdan idi. Eshâbdan hiçbiri mürted, münâfık olmaz. Allahü teâlânın bunlardan râzı olması değişmez. Eshâb-ı kirâmdan biri veyâ birkaçı, Resûlullah öldükden sonra mürted oldu veyâ fâsık oldu diyen kimse, bu sözü, bir şübheli nassı yanlış te’vîl ederek söyliyorsa, (Bid’at ehli) sapık olur. Nassdan ve te’vîlden haberi olmıyan bir câhil olarak söyliyorsa kâfir olur. Münâfıklar, Eshâbdan değildirler. Münâfıklardan birkaçının, îmânsızlıklarını sonradan açıklamaları, Eshâb-ı kirâmın “radıyallahü teâlâ anhüm ecma’în” sonradan mürted olması demek değildir. Abdül’azîz Dehlevî, (Tuhfe-i isnâ aşeriyye) kitâbında, şî’îlerin altmışsekizinci sözlerini anlatırken diyor ki, (Eshâb-ı kirâm arasında münâfıklar vardı. Bunlar önceleri belli değildi. Fekat, Peygamber efendimizin son senelerinde, mü’minler münâfıklardan ayrıldı. Resûlullah “sallallahü aleyhi ve sellem” vefât etdikden az sonra, bu münâfıklardan kimse hayâtda kalmadı. Âl-i İmrân sûresinin yüzyetmişdokuzuncu âyetinde meâlen, (Ey münâfıklar! Allahü teâlâ, sizi kendi hâlinize bırakmaz. Hâlis mü’minleri münâfıklardan ayırır) buyuruldu. Hadîs-i şerîfde de, (Medîne şehri, münâfıkları mü’minlerden ayırır. Demirci ocağı, demiri pasından ayırdığı gibi ayırır) buyuruldu. Resûlullah efendimizin ölünceye kadar övdüğü dört halîfenin ve hazret-i Mu’âviyenin “radıyallahü anhüm” sonradan kâfir olmadıklarını, bu âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf açıkça bildirmekdedir). |