Sevgili Dostum,
Gel sana aşktan bahsedeyim bu mektubumda, belki ona teğet geçebilir kelimelerim. Aşktan bahsedeyim, belki çizdiğim resmi onun gölgesine benzetebilirim. Bir mısra şöyle düşmüştü ya vakti zamanında: “görünmek kaçta kaçıdır güzelliğimizin!?”. Dostum, gel sana aşktan bahsedeyim bu mektubumda, ki şahit ol kelimelerin kifayetsiz serencamına. Aşktan bahsedeyim ki, anla bu sarsak zeminde nasıl kanat çırptığını yerde gezinenlerin. Göğün ne diye yer edindiğini üstümüzde, anla!
Dostum sana hecelerden mi söz etmeliyim, harflerden mi, yoksa rüzgârın titrettiği seslerden mi önce? Bir “ol!” deyip mi başlamalıyım anlatmaya, bir “ah!” diyerek mi ram olmalıyım, yoksa “aşk” mı ses vermeli hep oluşun sonunda ve girizgâhında. Ya şu matuf hayatın güzergâhında… Ah, minel aşk! Oradan da çarpıp çarpıp aynı sesi çıkarmayacak mıyız dostum, dostum hep aynı soluyuş değil mi gövdemizde, canımızın karargâhında! Gel sana aşktan bahsedeyim bu mektubumda, şairin özlenen bir pişmanlık dediği aşktan. Bir hatayı diriltip duran pişmanlıktan bahsedeyim ve bu pişmanlığın soğrulduğu rengârenk acılardan. Dostum, gel sana acıdan bahsedeyim, kimseye teslim edemeyeceğimiz bir emanettir o! Mutlu olmak, başka!
Ve işte diyorum dostum, anlamaya uğraştığımız bunca şeyin arasında, varacağımız yer bütün kavrulmuşluğumuzla; aşk! Ağlıyorsak, parmağımıza batan tek bir diken yüzünden olsa bile bu; minel aşk! Gülüyorsak, gıdıklanıyor olmamızdan ötürü olsa bile bu ve hatta bakıp gördüğümüz tuhaf bir şeyi garipsiyorken; yine dostum, yine minel aşk!
Geliyor ve apansız soframıza kuruluyor öyle değil mi? Soframız oluyor ve bununla da kalmayıp bizi kendine sofra diye kurduğu oluyor öyle değil mi? Tam sağlam bir şekilde yerleştik dediğimiz yeryüzünde, bize alışkın olmadığımız yerlerden “ben mi yapıyorum bunu!?” feveranını edindirmiyor mu? Dönüp geriye baktığımız zaman, dünyaya kurulduğumuz biçimimize ne de ters düşüyor aşk, öyle değil mi?
Sana aşktan bahsedeyim bu mektubumda, bir yaz günü yağan o güzelim yağmurdan ve bir damlanın yaprağın üzerindeki çırpınışını ağır çekimde izliyor iken ağladığımdan… Bir güz günü çocukluğumdan çok acıkmış bir şekilde dönüyorken evime, önüme konulan yemeği bir dünya olarak tanımladığımdan… Sonra delirmiş kadınlara aşık olduğumdan, dostum, ah sorma sakın kime ve neye göre deli! Çünkü biliyorum dostum, çok iyi biliyorum; önüne bir mazeret lafzı gibi koyduğum bu cümlelerden değil, hiçbiri değil delil! Bana düşmez aşkı bütün endamıyla önümüze koymuş olandan öte anlatmak, kesbime bir şairlik nakşolmuşsa da…
Ama dostum, benzetebilirim belki seni, belki annemi, belki sinirlenince avuçlarıyla duvarları parçalayan sevgilimi; aşka! Ve cümlelerim birer taklit unsuru olarak geçirilebilir kayda. Çok sonra, belki bu dünyadan sonra, aşk diye topladıklarım sağlar dengemizi. Bir eleğimsağma gibi tıpkı, dönerken binlerce rengin arasından o beyaz sahillere, yanımda getirdiklerimden beslenebilirim belki. Dostum, sana aşktan bahsedeyim bu mektubumda. Kırmızı bir alev topuna dönüşerek düşüyorum şimdi gök rengine boyanmış sulara. Dile dostum, sence sular bu ateşi dindirmeye yeter mi? Ayrılığın kırbacına gerilmiş sırtımız bu izleri saklar belki gözlerimizden. Ama canımız yanıyor değil mi dostum, canımızın yandığını kimler gizlesin bizden!? Dostum, sana aşktan bahsettim ama eksik kaldı, çok eksik kaldı öyle değil mi? Sanki pek azını konuştuk yaşadıklarımızdan. Yitirdiklerimizden yana doğrult beni!
Beni vuslata kur, beni kutlu bir firara hazırla! Kurulmak, birlikte nasip olsun aşka.





canım benim, inanki bu yazıya gerek yoktu,ben aşka ve aşıklıga sen ve abi sayesinde inanaıyorum zaten

